Yurdagül Teyze’nin son mektubu

0

gülizar’ı van nüfusuna 1911’de kaydetmişler. annesini, babasını, evini, köyünü hatırlasaydı anlatırdı, biz de bilirdik. ama gülizar üç, belki dört yaşındayken bütün bunlar yakılıp yıkılır, yok olur. gülizar’ın sarsıntılarına doğduğu büyük savaş, insanları birbirine çarparak eski dünyayı parçalamaya başlamıştır.

sarı saçlı, yeşil gözlü bebek yaşayacaktır. kendini bir at arabasında bulur. hayatta kalmak için orayı terk edenlerin arasında, ailesinden kopmuş, yapayalnızdır. geride bıraktığı kısacık geçmişten sâdece birkaç silik anı; ana kucağı, üniformalı bir baba, kürtçe konuşmalar… maria yordanidu’nun kitaplarında anlattığı yuvasız kuş yavrularından biridir işte, gülizar.

yolculuk uzun ve zordur. her yanında savaşın sürdüğü anadolu’yu doğudan batıya kateder. göçün sebebi olan savaş, sınırını da belirler; yol ege’de biter. gülizar, aydın’da bir ailenin yanına verilir. o, fenâ hırpalanmış çocukluğuna devam etmeye çalışırken, dünyanın savaşı bitecek, anadolu’nunki başlayacaktır. işgâl, millî mücâdele, yine çatışmalar, çarpışmalar, yakılıp yıkılan, terk edilen köyler, yokluk, ölümler. gülizar at arabasıyla iki bin kilometre yol giderek savaştan kaçamamıştır ama savaş da onu haklayamaz, üzerinden geçer gider.

acılar ve kayıplarla dolu bir zaferin ardından kurulmaya başlanan yeni ülkede nihâyet esen barış rüzgârı, gülizar’ın ikinci ailesini izmir’e, çocukluğunu da gençliğe sürüklemiştir. tekel’de çalışmaya başlar. ömrü, yine savaşın savurduğu birisinin, üsküplü kasap memet’inkiyle birleşir. artık kaderleri ortaktır.

gülizar’la kasap memet’in iki çocukları olur. kaya, büyüyüp baba mesleğini sürdürecektir. 1937 sonunda dünyaya gelen kıza yurdagül adını verirler. o bir cumhuriyet kızıdır, isminde yalnız değildir. yurdagül de anacığı gibi, bir büyük savaşın eşiğine doğmuştur ama yurtları bu kez savaşa direnir, dayanır, anasından kopmuş gülizar’ı kızından ayırmaz. gülizar boşuna yurdagülmemiştir yâni.

annesi eski zamanın çetin koşullarında okuma-yazması olmadan yaşamanın ve yaşatmanın yolunu bulmuştu ama yurdagül yeni bir devrin, yeni bir ülkenin insanıydı. okuyacak, yazacak, içine aşılanmış sevgiyi, şefkati, ümidi ve gayreti koruyarak çalışıp kazanacak, aile kuracak, annesi gülizar’la da aralarında hep çok yakın ve nâdide bir ilişki olacaktı. zâten insanlar zamanın üstesinden başka nasıl gelebilir ki?

genç yurdagül çalışkan ve akıllıydı, en çok da doktor olmayı istiyordu. izmir kız lisesi son sınıfındayken tıp fakültesinin açtığı sınavı kazandı. fakat ingilizceden takılıp liseyle ilişkisini kesemeyince hayalini ertelemek zorunda kaldı. o kafayla, o enerjiyle bekleyip yıl geçirecek insan değildi yurdagül, hesabı-kitabı kuvvetliydi, boş durmamak için bir banka şubesinde işe girdi. meziyetleri sâyesinde kısa sürede kendini sevdirdi, saydırdı, başarılı oldu. onu bırakmak istemediler. o da hekimlik hevesini içinde bırakarak hayatın gidişine ayak uydurdu, çalışıp başarmayı ve edindiği çevrelerin merkezinde olmayı sürdürdü. 1960’ta babasını kalp kriziyle kaybettiğinde, içinde kalan o heves canını yaktı. ‘tıbba girseydim bunu engelleyebilirdim, babamı yaşatabilirdim’ diye düşündü, yok yere vicdan azâbı çekti. böyle biriydi.

zaman akar, beraberinde hayâtı da sürükler; genç yurdagül kafasını ve bedenini hayra yormaya, problemleri çözerek iz bırakmaya devam etti. kitaplardan uzak durmadı, kendini ve etrafını geliştirip olgunlaştı, işinde yükseldi, kısmetine de bu ortamda rastladı; meslektaşı yaşar ile birbirlerini sevdiler ve aile olmaya karar verdiler. 1960’lar onlara iki çocuk getirdi. ilki kızdı. erkek olan benimle aynı yıl doğmuştu, ona yurdagül’ün babasının adını verdiler. çocuklukta arkadaş olduk, büyürken kardeşlik ettik. ne büyüme bitti, ne de kardeşlik.

gülizar zor bir ömrü geride bırakarak sevgili kızının yanında yaşlanırken, yurdagül de hayat mücâdelesi vereceği alanların merkezine yerleşmişti. işinde gidebileceği kadar gitti, sevilen, iyi bir yönetici oldu. annesi ve kayınvâlidesinin de onlarla birlikte yaşadıkları evini idâre etti, evlâtlarını büyüttü, okuttu, yetiştirdi. sâdece ailesinin değil, komşularının, tanıdıklarının da dertlerine koştu. yıllar sonra yüksek hekim ve önemli bir bilimkadını olan kızının çok yakın bir arkadaşı, ardından yurdagül teyze için “… tanıdığı herkesi kucaklayan kocaman bir yüreği vardı. aurası çok güçlüydü, doğal annelik içgüdüsü ile sarmalardı çevresini” diye yazacaktı. onun bu hâline ben de kendi çapımda defâlarca tanık olmuşumdur; fakat yurdagül teyze’nin kendi ömrüne sığdıramadığı tıp hevesini nasıl da içinde gömülü bırakmayıp kızında yeşerttiğini şimdi fark ediyorum. ve ipin ucu, okuma-yazması olmayan gülizar’a kadar uzanıyor.

ilerleyen ömründe bir fabrika gibi yaşamaya devam etti yurdagül teyze, sürekli üretmeye ve dağıtmaya uğraşırken erken denebilecek bir yaşta kardeşini kaybetti, yaşar amca’ya çöken felç ile uzun yıllar savaştı. 1997’de sevgili annesi gülizar’ı, 2013’te sevgili kocasını toprağa teslim etti. ya hiç mi iyi birşey olmadı? oldu: biricik oğlu ona biricik torununu verdi. bu içli oğlanın derdi bitmez görünmüştü ya, yurdagül teyze yılmamıştı; sonunda o da kucağına yeni bir dünya bırakmıştı işte. daha ne olsun…

bu arada yaşlılık ve hastalıklar başına üşüşse de, yurdagül teyze herkesin güvendiği, akıl sorduğu, yardım istediği, sevip saydığı birisi olmaya hiç ara vermedi. okudu, düşündü, konuştu, yazdı, zaman bedenini durdurdukça kafasını daha çok çalıştırdı. “… gündemi izleyen, akıl yoran, tartışan bir türkiye kadınıydı. ülke ve üniversite haberlerini ağır hastayken dahi izler, yorumlayıp yol gösterirdi” diye târif etti onu, kızının aynı arkadaşı. bir diğer evlâdı, demeliyim aslında.

şu son dönemde, faşizmin pençeyi geçirdiği memleketin bîhaber ve bîçâre insanlarının başına referandum çorabı örüleli beri, bir cumhuriyet çocuğu olan yurdagül teyze’nin kalan son gücünü neyle, kimle mücâdeleye sarfettiğini tahmin etmek zor değil. bir organizasyonun, “seçimlerde oy kullanmayan, kullansa da ne için kullandığının farkında olmayan köylü kadınların bilinçlendirilmesi için onlara özel mektuplar yazılması” etkinliği, yurdagül teyze’nin kafasına uydu. destek olmak için hasta yatağında doğruldu, kalemi-kâğıdı eline aldı ve yazdı. ondan akıl soran tanıdık sevdik birine anlatır gibi anlattı. altını da ‘gülizar’ diye imzaladı. demiştim ya, ipin ucu onun elinde.

16 nisan’da sandığa oyunu atana kadar yaşamak isterdi mutlaka. ama yorgun canına sükûnet gerekti artık. ilkbaharı kalanlara bıraktı ve martın onunda silinmez hâtıralara yerleşti.

benim babam da ölüm döşeğinden geçmiştir. bana son ve büyük bir hayat dersi vermiş, öyle gitmiştir. yurdagül teyze’nin son mektubu da, bu cömert, şefkatli, aydın ve cesur kadının sevenlerine verdiği herhalde son büyük hayat dersidir.

 

CEVAP VER