Sanatçı yaltaklanmaz!..

0

Referandum için diyeceklerimizi dedik. Şimdi biraz edebiyat konuşalım. Orhan Veli’yi konuşalım. Ama şairliğini değil, şairliği kadar nefis o öykücülüğünü…

Kerim Korcan’ın Linç adlı romanında bir yerde karşılaştırmalı cümlede “…meyhanelerden merhamet çıkar” diye geçer söz. Din savaşları vardır da, meyhane savaşlarına en azından ben tanık olmadım diye mırıldandı bu arada, zamandilimsiz adam Marlon Cahit Uzungece. Ama evet, bir iki kavga çıkar meyhanelerde, efkâr çıkar, ayık giren sarhoş çıkar, muhabbet çıkar, kuru sevgi aşk olup çıkar, tabii ki merhamet de çıkar.

Şair Orhan Veli Kanık’ın Hoşgör Köftecisi adlı öyküsünü okurken bunlar geldi aklıma ve esasta bahsettiğim romanın daha ayrıntılı tespiti…

“Size bu yazımda üç masalı bir balıkçı meyhanesinde gördüğüm bir dünyadan bahsedeceğim.

İşiniz düşer bilmediğiniz bir semtte kalırsınız. Yemek zamanı geçmiştir, karnınız acıkmıştır. “Bir aşçı dükkânı bulsam da iki lokma bir şey yesem,” dersiniz. Dolaşırsınız, sağa bakarsınız, sola bakarsınız, yiyecek bir şey göremezsiniz. Dükkânın camekânları, musluklar, testereler, ip yumakları, kurşun borular, tahlisiye simitleri türlerinden mallarla doludur. Dünyanın manasız bir dünya olduğuna hükmedeceğiniz gelir. Üzülmeyin. Bu manasız dünyanın hiç ummadığınız bir yerinde kapısından dört bir yana nefis kebap kokuları yayılan bir kebapçı dükkânıyla karşılaşmanız imkânsız değildir. İşte ben de o üç masalı balıkçı meyhanesini öyle bir yerde buldum. Daracık kapısından içeriye girerken aksi bir laf mı söylemişim nedir, ters bir müdahaleyle karşılandım. Bir ses: “Ne kafa tutuyorsun, otursana,” dedi. Üstelik bu sesin sahibi bir kadındı. Neye uğradığımı anlayamadım. Oturdum.” diye başlar Hoşgör Köftecisi.

Orhan Veli’nin sadece şair olarak anılmasına efkârlananlardanım. Şairliğine elbette bir itirazım yok, zaten Marlon Cahit de şöyle demişti, beni de hemfikir ederek, bir meyhane masasında sessizce iki laf arasında:

Büyük laflar etmemiş Orhan Veli, yaltaklanmamış, ikbal beklentisi içinde olmamış; sıradan kahramanlar için mersiye yazılabileceğinin en güzel örneğini vermiş Kitabe-yi Seng-i Mezar şiiriyle.
Orhan Veli’nin Süleyman Efendisi, padişah değildir. (Oysa Baki, mersiyesini Kanuni Sultan Süleyman için yazmıştır.) Ne imparatorluğun bekası ne yeni fetihler ne harem ne Hürrem ne taht kavgası ne evlat katli gibi dertleri vardır. Sürekli Allah diyen günahkârlardan da değildir, güzel olmayı dert eden biri hiç değildir.
En büyük derdi, nasırıdır. Mersiyesinin yazılması için Orhan Veli’yi bekleyen, hepimiz gibi basit kaygıları olan; ölümüyle de evet insanı sarsmayan, ancak insana burukluk yaşatan bir şiir kahramanıdır Süleyman Efendi.

Büyük şiir yazmak için büyük laflar gerekmiyor. Sıradan sözcüklerle de büyük şiir yazılabiliyor.
Büyük şiirin en sıradan sözcüklerle en sıradan insanlar ve durumlar için yazılabileceğini görmek için de alışkanlıklarımızı sarsan, yıkan büyük devrimciler gerekiyor. İşte Orhan Veli, Memleket şiirinin gördüğü o büyük devrimcilerdendi.”

Bunun üzerine şahsen benim diyecek daha fazla lafım yok. Ama biliyor musunuz, yukarıda bahsettiğim efkâra istinaden bir sitemim vardı; hikâyelerini okuduktan sonra, neden böyle erkenden ölünür ki, diye mırıldandığımda. Zaten kitabın arkasında da buna benzer bir cümle duruyormuş. Evet, şimdi konuya istinaden çaresizce öfkelenen birçok kişiydik muhtemelen. Heyhat, hayat çoğu zaman fazlasıyla gerçektir; değilse Terry Eaglaton’un sözüyle, bu yaşadığımız bir gerçeklik kurgusu olsaydı Orhan Veli’nin öylece ölüp gitmesine asla izin vermezdi.

“Gelelim öyküdeki mekânımıza; 40’ların sonunda Karaköy Perşembe Pazarında bulunan salaş meyhanenin adıdır, diye geçer kayıtlarda.

Asıl adı Hoşgör’dür ve Derviş adında biri tarafından işletiliyordur. Çat Çat adını da mekânın baş müdavimi Orhan Veli yakıştırmıştır.

Salah Birsel’e sorarsanız köfteci, Mehmet Kemal’e göre balıkçı meyhanesiydi. Ama her iki yazar da mutfakta çalışan Mualla Abla’nın, Orhan Veli’ye hafiften âşık olduğu konusunda gözlem birliği içindedir.”

Kâinatın bir yerindedir elbette Hoşgör Köftecisi, muhtemelen güzel bir yerinde.
Bakınız; kahramanımız girer Hoşgör’e (veya Çat Çat’a); orada üç dört saat kalır. Kendisi dükkândan olur, ama dükkân kendisinden olamaz. O güzel havanın tam manasıyla içine girebilmek için aynı yere tekrar tekrar gitmesi icap eder. Aileden olmaya başladığını ancak Muallâ Ablayla Fosforlu şarkısını söyledikten, dükkân sahibi Ethem Ağabeyle dertleştikten sonra anlar. Hatta o bile yetmez. Dışarıda durmadan “Liraya, buraya!” diye bağıran balıkçının sesi, tahta masalar, dar peykeler, çarpık iskemlelerde de akraba olur. Takacı, motorcu, mavnacı arkadaşlarının dertlerini öğrenir. Rizeli Mustafa Kaptanın, Ömer’in, Papo’nun hikâyelerini dinler. O şarkılarda, o seslerde, o hikâyelerde büyük bir dünya vardır. O daracık dükkâna giderken kendini seyahate, hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam zanneder. Gemici, motorcu, takacı dostlarıyla Giresun’dan fındık yükler, Kefken açıklarında denize tutulur, Köstence’de Niko Bar’dan çıkıp Türk arabacının arabasına biner, Novorosisk Limanında Balalayka dinler, Kazablanka’ya gidecek bir petrol gemisinde tütün satar. Neticede bu üç masalı balıkçı meyhanesinde gördüğü dünya gerçekten ne güzeldir! Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar. Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, siz de öyle güzel bir meyhane bulunuz, demekten de kendini alamaz bana göre artık benden başka biri olmayan Orhan Veli’nin öykü kahramanı; ki gerçeklik zaten durmadan kurgulanan bir kainat değil midir hayatın kendisinden alındıktan sonra?

Hepi topu altı öykü; Hoşgör Köftecisi, Kan, Baharın Ettikleri, Öğleden Sonra, İşsizlik, Denize Doğru.

Sanırım öykülerin şu kısa mesafesinde doğru noktalara temas etmek işin en can alıcı yanını oluşturur. Bu da Orhan Veli’nin öykülerinde gereğince vardır. Deniz bitmeden diyeceğini demiştir bu altı tanecik öyküde.

Bir fotoğraf; arkada muhtemelen bir çınarlı kahvehane, sundurması çinko; önünde açık renk ceketli, fötr şapkalı bir adam, tavla mı oynuyor, görünmüyor karşısındaki, sağ elinin açısı zar atmaya müsait; onun sol tarafında aynı masada üç adam, ayakta biri kahvehanenin kapısına yönelmiş, garsonumuz olsun o; daha önde kasketli, sırtı bize dönük bir adam oturuyor, onun arkasında katlanır ayaklı alafranga tarzda bir masa, solunda bizim yazlık sinemalardan bildiğimiz sandalyelerden iki tane; bizim hemen önümüzde de Orhan Veli oturuyor o tahta iskemlelerinde birinde, sol dirseğine doğru eğmiş sandalyenin sırtını, sağ elinin ucunu da öylece bırakıvermiş köşesine, sağ ayağı sol ayağının diz üzerinde, bobstil giyinmemiş, sakal da yok bıyık da, üzerinde bir takım elbise; muhtemelen birazdan bir sigara yakacak, sonra kararırken hava Hoşgör Meyhanesine gidecek, girecek bir masaya oturacak, yanındaki masada üç kadın oturuyor olacak, onu tam bir külhanbeyi edasıyla karşılayan kadın soracak:

-Ne içersiniz bayım? Bira mı, şarap mı?

-Bir şey içmek mi lazım? Şarap olsun öyleyse…

Dükkânın havasına enikonu ısındığını hissettiği bir anda bu sevimli kadının ismini öğrenmek isteyecek, kadınsa cevaben;

-İsmim bana bile lazım değil, sen ne yapacaksın, diyecek…

Hani diyeceğim ya, ne güzel öykülerdi, keşke bitmeseydi.

Karavelli:

Biz bir tek Cevdet biliriz. O da Melih Cevdet’tir.

CEVAP VER