PKK sol mu?

0


Görüntülü haber El Cezire’den. ABD’nin YPG ile girmiş olduğu ‘ittifak’ı anlatıyor. Görüntüler çarpıcı. Amerikan askerleriyle YPG savaşçıları omuz omuza…

  • LATİF YAYLAK

Oktay Akbal’ın, yanlış hatırlamıyorsam II. Dünya Savaşından hemen sonra yayınlanmış çok güzel bir hikâye kitabı vardır, en güzel hikâyesi de kitapla aynı adı taşır: Önce Ekmekler Bozuldu. Okumuşsunuzdur belki, okumadıysanız da öneririm, okumalısınız. Savaş yıllarının Türkiyesini anlamak için en önemli kaynaklardan birisidir (bir başkası, hatta daha önemlisi de, Vedat Türkali’nin Güven’idir). Olağanüstü bir girişi vardır hikâyenin, bugünü anlatır adeta:

“Önceleri savaş insanlara bir yabancı gibi geldi, yadırgandı. Her yenilik gibi savaş çağının adetlerine de güç alışıldı, garipsendi. Ama o kendini bize öyle bir alıştırdı ki hepimiz şaştık. O daima yanı başımızda, aklımızda, hayalimizdeydi. Gözümüzün önündeydi. … Şu dünya bir kere daha değişecek. Belki eski halini almaz, ama zarar yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını veya gülmesini bilmeyene insan denemiyor. Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara kavuşacağına inanıyoruz. Her şey ekmekle başladı, ekmekle bitecek.”

Neyse, edebiyat eleştirisi olarak yazmıyorum bu satırları. Dünden beri aklıma hep bu isim düşüyor.

Bence, Kürt hareketinin durumu şöyle uyarlanabilir: Önce Kavramlar Bozuldu.

‘1992’DEN İTİBAREN SAĞCILAŞANLAR’

Geçenlerde bir Kürt arkadaşım bana aşağı yukarı şunları yazdı:

“Kürt milli hareketinin önemli bir bölümü, ABD emperyalizmiyle yan yana görünmekten son derece rahatsız; bunun yerine Türkiye devletiyle birlikte olmayı tercih ediyor, oysa Türkiye devleti, Kürt milli hareketini tehdit, tebdil ve tedhişle yok etmeye çalışıyor.”

Anlaşamadığımız ilk nokta, tam da burası. Ben Türkiye devleti dediğimde, adını herkesin bildiği, ama “Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi” olup çıkmış siyasi bir Lord Voldemort’tan bahsediyorum. Bu devlet, sağlı sollu liberal teoriler ne uydurursa uydursun (totalitarizm, otoritarizm, azıcık “İsmi-Lazım-Değil” ama azıcık da başka şeyler yollu zırvalar) hem burjuva sosyal bilimlerin tarif ettiği anlamda (yasama + yürütme + yargının tek elde toplanması), hem de Marksist anlamda (finans kapitalin en sınırsız, şoven, hukuksuz ve kanlı diktatörlüğü) “Lord Voldemort”.

Ama sizler, eski dostlarım, dünyaya tamamen başka, büyülü bir pencereden bakıyorsunuz. Sizin baktığınız pencere, basit ve çıplak hakikate değil, sizin hakikat olmasını arzu ettiğiniz şeyleri gösteriyor; bir buçuk asır öncesinde bir büyük adamın ölümsüz kavramlarıyla, baş aşağı duran bir bilinç sizinkisi, üstelik bu bilincin tekrar ayaklar üzerine oturtulması da artık imkân dairesinde görünmüyor.

Bu çarpıklık, sadece asla gerçekleşmeyecek hayaller gütmenize değil, ama aslında “Adı-Anılmaması-Gereken” bu rejime eklemlenmekten başka hiçbir anlama gelmeyen bu hayalleri olabilecek en cesur, en güzel idealler olarak görmenize de yol açıyor. Temelden yanlışsınız.

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim:

Siz, en azından 1992’de Öcalan’ın ilk barış “güvercinlerinden” ve Türkiye solunu yerden yere vurup “Biz belki anlaşırız da, bu solla ne yapacaksınız” dediği andan itibaren, sağcılaştınız. Sağcılaşmak, solun kavramlarından, siyasi doğrularından, ilkelerinden uzaklaşmakla başladı.

PERİNÇEK İLE ‘KARANFİLLEŞME’

Aslında bunun tarihi daha eskiye dayandırılabilir. Ben 80’li yıllarda üniversiteye başladım ve hatıralarıma dönüp baktığımda, o günlerde sizin saflarınızda mücadele eden birçok arkadaşım olduğunu görüyorum. Şüphesiz anlaşamadığımız çok şey vardı, şüphesiz o zaman da sosyalist değil milliyetçi bir hareket olarak görüyorduk sizi (çünkü öyleydiniz) ama ilkelerde anlaşıyorduk; zira o insanlarla ortak ideallerimiz vardı ve o insanlar da emperyalizme karşı İLKESEL tavır alıyorlardı. Bu tavır, Kürt milli hareketinin mensuplarını sol içine yerleştiriyordu.

Bugün belki kimilerine, Öcalan’ın Perinçek ile ‘karanfilleşmesinin’ fotoğraflarının mütemadiyen piyasaya sürülmesi çok rahatsız edici geliyordur. Ama solun tarihi şekillenişi içinde o fotoğraflar, bizim için dehşet verici şeylerdi, zira Kürt milli hareketi mensuplarının ne kadar sol içinde tanımlanabileceği sorusu, ilk defa o zaman güncel bir hale gelmişti. O fotoğraflar, Kürt milliyetçi hareketinin ANLAYIŞINI gösteriyordu (ve bugün de öyledir); bu anlayış, çok özetle, eski ve anlamlı sloganda ifade edildiği gibi emperyalizme karşı bağımsızlık, faşizme karşı demokrasi, sömürüye karşı sosyalizm değil; devletle barışmak hedefini koymuştu önüne.

Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm hedefi, mevcut devlet mekanizmasının parçalanması anlamına gelir; ve bu da, söz konusu olan ister faşist bir devlet, ister klasik burjuva devleti olsun, bütün Marksist hareketlerin en temel hedefidir. Bu hedefe ne yolla erişileceği başka bir tartışmadır, ama devrim demek, burjuva devletinin parçalanması demektir.

Kuşkusuz, bu hedefe ulaşabilmek için HALKIN (yani ezilen bütün sınıf ve tabakaların) ve onların temsilcilerinin ortak mücadelesi gerekir. Dolayısıyla, önüne bu hedefi koymuş olan bir hareket, kendisine ezilen sınıf ve tabakalar içinde ittifak arar. Oysa Öcalan ile Perinçek’in ‘karanfilleşme’ fotoğrafları, çok açıkça, Öcalan’ın hedeflerine ulaşmak için devlet içinde ittifaklar aradığının belgesiydi.

Bu, meselenin teorik yanı (ama teorik diye önemsiz değil). Bugün çoklarının (sizin de, solun da) unutmuş olduğu ilk ciddi pratik çatışma ise, Eskişehir tabutluklarına karşı açlık grevlerinde hayatını kaybeden iki PKK’linin cenazesinde yaşandı. Cenazeye Aydınlıkçılar da davetliydi. Belki bugünden baktığında, bu çağrının, solun geleneksel değerleriyle ne derin bir çelişki barındırdığını fark edemeyebilirsiniz. Şüphesiz, solun her kesimi Aydınlıkçılara karşı aynı kararlılıkta değildi; ama en azından bu konuda ilkesel bir tavırları vardı. Oysa Öcalan’ın Perinçek’le aynı kareye girmesinin üzerine, PKK, hem de cenazede bu adamları çağırdığında, sol, PKK’nin ne kadar devrimci olduğu sorusuyla derinden yüzleşti.

O cenazede Aydınlıkçıları sizlere rağmen uzaklaştıran da o sol idi.

‘ORTADOĞU’YA SAVRULMA, ABD’YE MESAJ’

Halk savaşında stratejik denge durumunun uzun süreli olması, kararlı bir Leninist önderlik yoksa, milli hareketin saflarında ideolojik çözülmeye yol açar. PKK’nin önderliğinde, Aydınlıkçılar meselesinin gösterdiği gibi, zaten bir kararlılık yoktu. Ama aşağı yukarı 91’de başlayan stratejik denge durumunun uzaması, bu belirsizliği daha da derinleştirdi. PKK’nin en merkezi seviyesinde “Bu bahar…” diye başlayan basmakalıp, neredeyse aynı cümlelerle ifade edilmiş zafer vaatlerinin sayısız örneklerini, 91’den 99’a kadar bulabilirsin. Ama denge durumunun çözülememesi, PKK’yi iyice sağa, düpedüz Ortadoğu siyasetine savurdu. PKK, sırf Dublin görüşmelerine katılabilmek için, 1995’te KDP’ye savaş açtı. Bu savaş, Osman’ın askeri beceriksizlikleri yüzünden büyük ölçüde ona fatura edildi, ama savaşa neden olan PKK’nin siyasi çizgisiydi ve bu çizgi Öcalan tarafından belirlenmişti. Öcalan ilk defa bu dönemde, ABD’ye “biz de varız” mesajı verdi ve gene ilk defa bu dönemde, “ABD’ye bir taş bile atmamış olmakla” övündü.

Bu “övüncün” sol için ne kadar dehşet verici bir şey olduğunu tahayyül edebiliyor musunuz, bilmem. Türkiye solu doğru bir temelde, anti-emperyalizm temelinde şekillenmiştir. Emperyalizme taş atmamak Türkiye solu için övünç değil utançtır.

PKK’nin stratejik denge durumunun aşılamamasının temel nedeni milliyetçilikti. Ve bu milliyetçilik, bugünkü dehşet verici tablonun başlıca sebeplerinden biridir.

‘SOLUN BİAT ETMESİ GEREKTİĞİ YANILMASI’

En azından 1991’e kadar bütün demagojilere rağmen Türk halkı, Kürt milli hareketine önyargıyla yaklaşmıyordu. Türk halkının sadece kendisi ve yakınları geçmişte devrimci mücadele içinde yer almış, devrimci düşüncelere açık, emekçi kitleleri değil, sol hatta sağ Kemalistler dahi Kürt milli hareketine belli bir sempati, hiç değilse anlayışla yaklaşıyorlardı. Tartıştığımız insanların Kürt milliyetçiliğine karşı önyargılarını tolore etmenin o günlerde gayet kolay olduğunu biliyorum. Ama kişisel gözlemler fazla bir şey ifade etmiyorsa eğer, o zaman en azından 90’ların ilk yarısına kadarki gazete manşetlerine bakılabilir. ‘Kürt’ demenin yasak olduğu o yıllarda, sol bir tarafa, eski ve yeni dostlarınızdan hiçbiri değil sadece Kemalistler, hakikati yazmaya cesaret edebiliyorlardı.

Ama bu destek tepildi. Bu açık bir güç sarhoşluğuna kapılarak yapıldı: Dünyanın en güçlü kır gerilla hareketlerinden birisi mutlak haklı olduğu, dolayısıyla diğer solun ve herkesin ona biat etmesi gerektiği yanılsamasına kapıldı. Bu güç sarhoşluğuyla denge durumunu tek başına aşabileceğini düşündü ve aslında siyasi tavrı nötr olan Türk halkını düşmanlaştıracak çok sayıda eyleme imza atıldı.

‘TÜRKİYE SOLUNUN İDEOLOJİK GÜCÜ’

Türkiye solu zayıftır. Ama bu ideolojik bir zayıflık değildir. Türkiye solu, en azından Rojava meselesine (yani Amerikan işbirlikçiliğinin ayyuka çıkmasına) kadar, dünyada ideolojik olarak en güçlü hareketlerdendi. Az çok mürekkep yalamış biri olarak, 1970’i milat kabul edersek, kendini Türkiye solu gibi devamlı surette yeniden üreten, doğrularını herkesin tartıştığı, tartışmak zorunda kaldığı, bütün tedhişe rağmen yok edilemeyen başka hiçbir sosyalist hareket olmadığını söylemeliyim. Bu olağanüstü bir güçtür. Türkiye solunun kitlesel olarak en zayıf olduğu dönemde bile Kürt milli hareketi, solun bu ideolojik gücüne sahip değildi. Olamazdı da; çünkü tarihsel olarak ortaya çıkışını hazırlayan koşulları, bu ortaya çıkış sırasında ileri sürülen tezlerin önemli bir bölümünü, Türkiye solu üretmiştir.

‘KÜRT MİLLİYETÇİ HAREKETİ ARTIK SOL DEĞİLDİR’

Stratejik denge durumunun sürdürüldüğü dönemde solun genel tavrı, Kürt milliyetçi hareketini ötelememek ama eleştirmek olmuştur. Ama siz, bütün bu eleştirileri küçük gördünüz, bütün birlik girişimlerini atlama tahtası olarak değerlendirmeye çalıştınız, sözüm ona birlikken bile solun söylediklerini zerre kadar önemsemediniz ve 90’lı yıllarda Türk halkının devletin demagojisi altında size düşmanlaşmasının da başlıca faili oldunuz.

Bunları geçmişe ait şeyler olarak görebilirsiniz; ama her örgütün bugünü aslında geçmişte ortaya çıkmıştır. Kürt milliyetçi hareketi, bugününü geçmişte yaratmıştır, ve bugünü, güçlü değildir.

Bu yüzden Kürt milliyetçi hareketi artık sol değildir. Değildir, zira emperyalizmin işbirlikçisi hiçbir hareket sol olamaz. Ama bu elbette Kürt milliyetçi hareketinin bütün mensuplarının işbirlikçi olduğu anlamına gelmez, nasıl ki CHP’nin başındaki zevatın sağcılık, işbirlikçilik ve budalalıklarına rağmen bütün CHP’liler de budala değillerse.

‘YAVUZ SELİM ZAMANINDA OLDUĞU GİBİ…’

Sizlerin tarihinizde bizler için en dehşet verici kesitler, Öcalan’ın Şam’dan ayrılmak zorunda bırakılmasıyla başlayıp Türkiye ve emperyalizm ile ilgili “yeni” tezlerin ileri sürülmesiyle pekişen ve bugüne gelen yıllarda yaşandı. Öcalan yolculuğunun daha en başında, bir yandan tehditlerde bulunurken (ve bu tehditler, 90’lı yıllar boyunca esas itibariyle PKK’nin eylem çizgisinin sebep olduğu PKK düşmanlığını pekiştiriyordu), öte yandan da devlete birlikte olma çağrısı yapmaya girişmişti. Bu çağrılar Öcalan’ın yakalanmasından sonra da inanılmaz bir ölçüsüzlükte devam etti. Öcalan (ve onun yakalanmadan önce ve sonra söylediklerini daha derli toplu siyasi malzemeler haline getiren Duran Kalkan), devlete açıkça, bir İran düşmanlığı ekseninde ortaklık ve birlikte yayılma çağrısı yapıyordu. “Yavuz Selim zamanında olduğu gibi,” diyorlardı. Bir milli kurtuluş hareketinin, sözüm ona kurtulmak için mücadele ettiği devlete, “barışalım, karışalım ve birlikte yayılalım” çağrısı yapması, siyaseten yanlış olduğu gibi, Türkiye söz konusu olduğunda Osmanlı’nın en kanlı, en zalim padişahının model olarak sunulması, tarihin kirletilmesi, ahlaken de çöküş anlamına gelir.

‘BURJUVA LİBERAL DÜŞÜNCELERİN KARIŞIMI’

Fazla uzattık. Artık bitireyim:

Öcalan’ın görüşlerinin geçmişten bugüne siyasi bir devamlılığı vardır, ama tutarlılığı yoktur. Teorik olarak bu görüşler, son derece eklektiktir; burjuva liberal düşüncelerle feminizmin, liberal (yani en sağcı) anarşizmin, postmodernizmin ve üzerine de sos olarak post-Marksizmin (aslında Marksizm filan değildir bu, zira sınıf işbirliğini esas alır) karışımından ibarettir ve tek özgünlüğü, bunların karıştırılmış olmasıdır. Dahası, bu teorik görüşlerin pratikteki yanlışlığı berrak bir şekilde ortaya çıkmıştır. Irak Kürdistanındaki referanduma bakın: Öcalan’ın teorik görüşlerini savunuyor olsaydınız eğer, bu referandumu yerden yere vurmanız gerekirdi. Yapmadınız. Yapamazdınız, çünkü siz ne derseniz deyin Kürt milliyetçisisiniz ve Öcalan ne derse desin, bütün Kürt milliyetçileri devlet özlemi çekerler. (Üstelik de bu hiç matah bir şey olmadığı halde.)

‘KULLANDIĞINIZI ZANNETTİNİZ, OYSA KULLANILAN SİZDİNİZ’

Tutarsızlık, Öcalan’ın siyasi çizgisinde de açıkça ortaya çıkmıştır. Gerilla savaşı stratejik denge durumuna vardığından itibaren Öcalan, şüphesiz yetenekli bir siyasi önder olarak, bu dengenin kırılamamasının yaratacağı sonuçları görmüştür, ama çözümünü Marksizmde değil, sınıf işbirliğinde aramaya başlamıştır. Devletle en yakından ilişkide, ama devletin dizginlerini elinde tutan geleneksel askeri ve siyasi bürokrasiye şu ya da bu ölçüde muhalif olduğunu düşündüğü kimselerle (önce Aydınlıkçılar, sonra Özal, sonra Refah Partisi, sonra genelkurmay içinde bir kesim, sonra AKP) sürekli temas içinde bulunmaya çalışmıştır. Bu siyasetin yanlışlığı tekrar tekrar ortaya çıktı. Çok açık bir şekilde, Öcalan’ın kozlarını öne sürdüğü bu kesimlerin her biri, iktidara geldikten sonra doğal olarak devlet reflekslerini sahiplenmişlerdir. Bu, bir sır değildi; bu, Marksist devlet teorisinin özüdür. Devleti parçalamazsanız, mevcut devlet aygıtı içinde kim iktidara gelirse gelsin, gelenekseli devam ettirecektir ve siz, her zaman, yangında ilk terk edilen olacaksınız. Öyle oldunuz. Siz, şu ya da bu siyasi partiye verdiğiniz destekle onları kullandığınızı sandınız, oysa kullanılan, aslında sizdiniz.

Bunun en somut ve son örneği AKP oldu. Öcalan ve siz, “darbe dinamikleri” diyerek AKP’ye akıl vermeye kalktınız; AKP de bu aklı almış gibi yaptı ve sizi kullandı. Siz, AKP ile görüşmelerinizi gizli kapılar arkasında yaptınız, bu görüşmelerin MİT kontrolünde olmasını gayet normal buldunuz, Cemaat’in yaptığı sızıntılarda hemen kendinizi aklama telaşına kapıldınız; oysa tam da bu dönemde Avrupa’da cinayetler işleniyordu. Ve bunlar işlendikten sonra bile Öcalan, Hakan Fidan’ın bu işte sorumluluğu olmadığını ilan etti.

‘HDP’Yİ VOLAN KAYIŞLARI ZANNETMEK’

Bu tutarsız siyasi çizginin, bana kalırsa, yakın zamanda iki temel sonucu ortaya çıktı.

Birincisi, haziran seçimlerinin arkasından barikat savaşlarıyla yaşandı. Kuşkusuz Kürt milliyetçi hareketinin önderliği de, barikat savaşlarının başarısının ancak (Mahir Çayan’ın volan kayışları dediği) gerillayla kitle arasında bağların sağlamlığı şartıyla gerçekleşebileceğini biliyordu. Siz, HDP’yi bu volan kayışları olarak gördünüz. Ama çok temel bir şeyi, HDP’nin aslında bir sınıf örgütü olduğunu, ve esas itibariyle Kürt orta burjuvazisinin önderliğinde bulunduğunu, orta burjuvazinin ise şartlar ağırlaştığında bedel ödemekten kaçınacağını görmediniz. Göremezdiniz, çünkü sınıfsal bakmıyorsunuz, mesele sizin için sadece milli bir meseledir. Suriye’de (cihatçı barbarların elinde) başarılı olmuş şehir savaşlarını Türkiye’ye taşıma hedefinin yaratacağı sorunları ve başarısızlık durumunda uğrayacağınız kaybı hesap etmediniz. HDP de savaşçılarınızı yarı yolda bıraktı. HDP, bu sürecin mağduru rolünü ne kadar oynarsa oynasın, aslında bu sürecin yatanıdır. Çünkü, demin dediğim gibi, bir sınıf örgütüdür ve bu sınıf, sizi savunmaktansa, daha az risksiz ve milli talepler açısından daha sonuç getirici olan Barzani’yi desteklemeyi tercih edecekti. Nitekim, şehir savaşlarının arkasından HDP içinde Barzani eğilimi daha da güçlendi.

‘SOLUN ÖNEMLİ BÖLÜMÜNÜ KENDİLERİNE BENZETMEK’

Sizler, solu dikkate almak yerine, onun önemli bir bölümünü kendinize benzettiniz.

Amerikan menfaatleri için savaşan bir sol, sol değildir. ABD’nin sizi ateşe attığı tam da kör gözüm parmağına ortadayken, siz “tarihi Kürt-Amerikan dostluğunu” keşfettiniz. Oysa her şey bir yana (bütün emperyalist dünyanın ortak olup yıkmaya çalıştığı ve bu amaçla yüz binlerce cihatçıyı geçirdiği bir ülkede, bu barbarlığa karşı direnen bir rejimle, KARŞILIKLI çekinceler ortaya konulmakla birlikte AMASIZ, AÇIK, BERRAK, SİYASİ bir birlik kurmayı reddetmek, hatta onu mütemadiyen tehdit etmek, siyasi olduğu kadar ahlaki sorumluluklar da yükledi size), Rusya’yı da yanlış değerlendirdiniz ve yanlışa devam ediyorsunuz. Sizler, muhtemelen bir takım rahatsızlıklarınıza karşın, ABD ile birlikte görünmeyi her şeyin önüne koydunuz; ama bu siyaset giderek bir tercih olmaktan çıktı ve kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi. Bu felakete dönüşme potansiyeli taşıyor.

Ama en önemlisi, şudur: ABD işbirlikçiliğindeki ısrarınızla halklar nezdindeki saygınlığınızı sarstınız. Emperyalizmin ana akım medyasında hakkınızda hoş, romantik, sevimli haberler çıktığı için seviniyor olabilirsiniz; ama o haberlerin halklar nezdinde hiçbir karşılığı yoktur.

Amerikan uçaklarının gölgesi altında, Amerikan Centcom’un desteğiyle kazanılmış askeri başarılar sizi mutlu ediyor olabilir. Ama onlar hiçbir şeydir, ideolojik ve siyasi yenilgi ise her şey. Çünkü bu ikincisi, sizi siz olmaktan çıkartır, başka bir şey yapar. Ve bir defa o başka şey olduktan sonra geri dönmek için köprü kalmaz.

CEVAP VER