Mecidiyeköy’den Yayladağ’a ‘Yeni Türkiye’…

0


TEKEL işçisinin efsane konuşması: “Bizi zorla komünist yaptılar!..”

Çok ilgi gören rakı yazımın sonrasında benzeri şekilde “gurme süsü” verilmiş yazılar konusunda istekler alıyordum. Bu türden yazıları yalnızca birer keyif, nostalji sohbeti olarak değil, ister istemez ülkemizdeki talan rejiminin birer tasviri oldukları için önemsiyorum. Öyleyse gelin, bu yazıda da likör ve biraz pipo tütünüyle bir Türkiye fotoğrafı çekelim.

Türkiye’de İslamcı toplum mühendislerinin şimşeklerini en çok üzerine çeken alışkanlıklardan birisi bayram ziyaretlerinde likör ikramıdır. Hani şu laikler rakılarını izbe, sigara dumanına boğulmuş kuytularında, belki de kötü kadınlarla zıkkımlansalar sorun yok. Yine kalantor takımı Boğaz’a nazır evlerine dönüp metreslerinin parfüm kokusunu gizlesin diye puroya ve viskiye abansa onda da sorun yok. Ancak, mütevazı aile ortamında, çoluk çocuğun arasında, hele bayram gibi mübarek bir vesileyi alet edip “alkol içmek” katiyen olmaz!

LİKÖRÜN HİKAYESİ

Likörün ülkemizdeki macerasına baktığımızda, bu öfkenin pek de haksız olmadığını anlıyoruz. Neredeyse dört başı mamur bir “Eski Türkiye” öyküsüyle karşılaşıyoruz çünkü. Türkiye’de nasıl rakının amiral gemisi Tekirdağ Rakı Fabrikası idiyse likörün amiral gemisi de yıllar boyunca Mecidiyeköy Likör Fabrikası oldu. Atatürk’ün talimatıyla, Art-Deco döneminin en tanınmış mimarlarından Robert Mallet-Stevens’a yaptırılan fabrika 1931’de kuruluyor. Üretimin temelleri sekiz yıl boyunca fabrikada çalışan Fransız uzmanlar tarafından atılıyor. Özellikle hammadde konusunda standartlar belirleniyor ve kalitede uzun yıllar zedelenmeyen bir istikrar sağlanıyor.

Yaşı müsait olanlar o fabrikada üretilen likörleri buruk bir özlemle hatırlayacaktır. Zarif şişeleri, özenle tasarlanmış etiketleriyle, içindeki renkli sıvılarla kentli nüfusun evlerinde “büfeleri” süslerdi. Ağzına içki koymayanlar dahi bu likörleri alır ve evlerinde dekorasyon malzemesi olarak kullanırlardı. Etiketlerden özellikle zenne serisini hatırlıyorum. Karagöz suretlerinden zenne her bir şişede o likörün yapıldığı temel malzemeyi elinde tutar şekilde yer alırdı. Bu sade ve hatta naif resimlerden daha “milli” bir içki şişesi etiketi hâlâ düşünemiyorum doğrusu.

Şişelerin içindeki ise ayrı bir âlemdi. Sağlam atılan temeller ve titizlikle korunan üretim standartları sayesinde bu likörler çok sayıda uluslararası ödül kazanmıştı. En büyük farklılığı dünyada likör üreticilerinin tamamen esans kullanımına döndüğü bir dönemde meyve kullanmaya devam etmesiydi. Ama ne meyveler! Her birisi likör kullanımına uygun koku ve lezzet ölçütlerine uygun yetiştirildikleri yerlerden gelirdi ve bu “menşe” bilgileri şişe etiketlerinde muhakkak yer alırdı: Dörtyol portakalı, Bodrum mandalinası, Konya Ereğli kaysısı, Kütahya vişnesi…

NE GARİP!..

Bu meyvelerden İstanbul’da üretilenleri de vardı. İstanbul dediysem Çatalca, Şile falan değil. Etiket gururla ilan ederdi; “Arnavutköy çileği”, “Tarabya ahududusu”.  Değil bu semtlerde meyve yetiştirilmesinin, Mecidiyeköy ve fabrika kelimelerini yan yana düşünmenin bile tuhaf geldiği günümüz için ne garip. Fakat fabrika yöneticileri ve üretim uzmanları bu tehlikeyi önceden görmüşler, Arnavutköy çileği ve Tarabya ahududusu önce fabrikaya özel sınırlı, korumalı alanlarda üretilmeye başlanmış, sonra bu üretime doğrudan fabrika bünyesinde devam edilmişti. Bir başka deyişle, gerek taşrada, gerek İstanbul’da himaye ettiği meyve üretimiyle fabrika aynı zamanda uzman bir tarım merkezi gibi işliyordu.

Söylendiğine göre, tarımcılık faaliyetine yine Fransız uzmanların öncülüğüyle başlanmış. Fransızların ünlü Bénédictine likörüne benzeyen bir likörü üretmek için gerekli taze aromatik otları yetiştirmek için fabrika bahçesinde yer ayrılmış. Biz o likörü tıpkı Cognac ve “kanyak” yaratıcılığında olduğu gibi “Beğendik” olarak isimlendirilmiş haliyle tanıdık. Dünyaca tanınan meyve likörlerinin yanında Tekel nadiren de olsa böyle “deneysel” likörler üretirdi. Örneğin altın likörü. Meşhur Danziger Goldwasser’a öykünerek üretildiğini düşündüğüm bu likör öyle her yerde bulunmazdı. Tekel’in tanzim satış mağazalarından alınırdı. Aşırı şekerli tadı ve içinde yüzen altın varakları yüzünden olacak, özellikle kızlar çok severdi.

KUZEY KORE Mİ BURASI?!

Tekel likörlerinin bu saltanatı sanırım 1980’lere kadar sürdü. Bir ayağı her daim yurtdışında olan tuzukuru takımı Avrupa’nın namlı markalarından dem vurup “bu da içilir mi” diye laf etse de vatandaş bu kaliteli likörleri uygun fiyatlara almaya devam etti. Ta ki “bu da içilir mi” lobisi Özal’ın kanatları altında “özelleşsin güzelleşsin” lobisiyle birleşene kadar. O zaman anladık ki asıl dert likörün kalitesi değil, üzerinde “Tekel” yazmasıymış. Değil mi ya, “Kuzey Kore mi burası?”

Bu zevat ve beslendikleri siyasi iktidar Mecidiyeköy fabrikasının ipini çekmeye de 1990’da karar verdiler. Mecidiyeköy, arsa, rant. O zamandan bu zamana ağızları sulandıran, sihirli kelimeler bunlar. Mesut Yılmaz’ın ahbaplarından ve Semra Özal’ın nedimlerinden Mehmet Nazif Günal, yani MNG Holding fabrika arazisine göz dikince emir büyük yerden geldi ve Tekel fabrikayı ihalesiz, yok pahasına Günal’a satıverdi. Neyse ki fabrikanın imdadına ANAP’ın iç çatışmaları yetişti ve dönemin başbakanı Yıldırım Akbulut’un müdahalesi sonucu satış iptal edildi. O yıllarda “Özal’ın kuklası” denilen Akbulut bile kudretli first lady’nin işlerini bozabiliyormuş demek ki. Hanımefendinin Mehmet Keçeciler’le çatışmaları da ünlüdür ama tabii ki o başka bahis.

Sonrası ise özelleştirme furyasının neye hizmet ettiğinin az çok anlaşıldığı yıllar. Böylece “özelleşsin güzelleşsin” lobisi yeni bir kavram ortaya attı: Doğru özelleştirme. Tasavvufta bir söz vardır, “mürşid-i kâmil kibrit-i ahmer gibidir, rivayeti vardır ama kendisi bulunmaz” diye. Velhasıl biz de o zamandan beri, rivayeti olan ama kendisi bulunmayan doğru özelleştirmeyi aradık. Öyle yangından mal kaçırır gibi değil, gizli saklı değil, parça parça hiç değil, “altyapısı” sağlanarak, tekmil özelleşmemiz gerekiyordu. Likör özelinde konuşursak, namlı içki uzmanlarına göre, Tekel likörleri sahip oldukları kalite temelli rekabet avantajı sayesinde, özelleştirmeyle birlikte küresel piyasada söz sahibi olacak, likörlerimiz uçuşa geçecekti.

LİKÖR TAMAMEN TAHRİP EDİLDİ

İşte bu ortamda, pastanın muazzam dilimlerinden Tekel özelleştirme sath-ı mailine girdi. 2000 yılında Mecidiyeköy fabrikasının kapısına kilit vuruldu ve Tekel likörü tarih oldu. Ahududusu maziye karışırken Tarabya İsmail Türüt’le anılır hale geldi. Arnavutköy ise çilek bir yana, 2009’da kurulan gecekondu-ilçenin adı olarak biliniyor artık. Mecidiyeköy fabrikasının kapanmasının ardından, Tekel’in “mirasçısı” Mey İçki Bilecik fabrikasında, aromayla, esansla ürettiği ve şişeleri bile Fransa’dan ithal edilen Hare’yi piyasaya sürdü. Hare 2011’de Antalya Alkollü İçecek A.Ş.’ye geçince Mey İçki Nazen markasını oluşturdu. Ancak, bolca soluduğumuz sözümona “yerli ve milli” atmosferde bizden hiçbir renk taşımayan bu kokteyl benzeri içeceklerin Tekel likörüyle uzaktan yakından ilgisi olmadığı anlamak için uzman olmaya gerek yok.

Mecidiyeköy fabrikasının ise yerinde yeller esiyor bugün. Fabrika kültürel, mimari dokusunun korunması yönünde tüm itirazlara rağmen 2012’de yıkıldı. Günümüzde arazisinin üzerinde Quasar İstanbul rezidansları yükseliyor. Koruma önceliklerinden çok rakip rant grupları arasındaki çekişmelerin damga vurduğu, çalkantılı bir hukuki sürecin ardından ucuna kondurulan iğreti “fabrika” binasıyla birlikte. 87 yıl önce epik bir öykü olarak başlayan macerası güldürmeyen bir komedi olarak noktalanmış durumda.

PİPO TÜTÜNÜ TARİHE KARIŞTI

Mecidiyeköy fabrikasının ve Tekel likörünün akıbeti böyle. Tekirdağ rakı fabrikasının ve Tekirdağ rakısınınkini daha önce yazmıştım. Bir de sessiz sedasız kepenk kapatanlar var. En son Menemen tütün fabrikası 2017 sonlarına doğru üretime son verdi. 2008 yılındaki Tekel özelleştirmesinden sonra sürekli yeni atılım müjdeleri veren, ancak bunların hemen hiçbirisini hayata geçirmeyen Tabac Turc şirketi Türkiye’de pipo tütünü üretimine böylece noktayı koymuş oldu.

Türkiye’de pipo tütününün macerasına çok kısaca değinelim. Yıllarca Tekel’in pipo tütünü alanındaki baş markası ismiyle müsemma Türk Pipo Tütünüydü. Tiryakilerinin kısaca TPT diye andığı, 1930’lardan beri değişmeyen reçetesi, zanaatkârane üretim teknikleri ve biraz da zor bulunurluğu sayesinde dünya çapında üne kavuşan bu tütün paketleme ve pazarlama acemilikleri nedeniyle bolca alay konusu da olurdu. Kısacası yerli pipo severlerin tatlı belasıydı. Tipik bir özelleştirme hikâyesi, 2008 yılında umutlar yeşerdi. TPT madem ki özelleşmişti, şimdi de güzelleşme zamanıydı. Ancak, tüm beklentilerin buharlaşıp uçması on yıl bile almadı.

Tekel’in bir diğer pipo tütünü markası ise Yayladağ idi. Reçetesi, üretim teknikleri TPT kadar istikrarlı olmasa da yapıldığı tütün nedeniyle ilgi çeken ve sevilen bir üründü. Bunun nedeni Türkiye’de pipo tütünü yapılmak üzere yetiştirilen tek tütün tipinden üretilmesiydi. Bu tütün tüm dünyada tanınan, aranan, Suriye’nin Lazkiye bölgesinde yetiştirilen, pek çok pipo harmanının vazgeçilmezi Latakia’nın kardeşidir. Şu temel farkla ki geleneksel olarak Latakia gibi isleme işleminden geçirilmez. Ancak, tip itibariyle, ne yazık ki Suriye’deki savaş nedeniyle kıymete binen ve Güney Kıbrıs’ta aslında bizim İzmir tipi tütünden üretilen “Kıbrıs Latakia’sı” ile yarışabilecek potansiyele sahiptir.

Bugün, Arnavutköy çileğinin numune kabilinden kalması, Tarabya ahududusunun hafızalardan bile kazınmış olması gibi Türkiye’de pipo tütünü üretiminin sona ermesiyle belki Yayladağ tütünü de er geç tarihe karışacak. Hatay’ın bu ücra ve şirin ilçesinin temel tarımsal faaliyeti sona erecek. “Özelleşsin güzelleşsin” yalanının nokta koyduğu bir başka öykü bu ama Yayladağ’la Mecidiyeköy elbette aynı değil. Yayladağ’daki tütün tarlalarına rezidans dikmek pek rantabl olmayabilir. Kaldı ki Yayladağ uzun süredir tütünüyle değil Suriye’deki “cihatçı” unsurların geçiş güzergâhlarından birisi, yedi yıldır süren vekil savaşının resmi cephe gerisi olarak biliniyor. Belki gıda, tarım ve hayvancılık müdürlüğü bile ilçe tarımının geleceğinden çok “cihatçı” iaşesi ile ilgileniyordur, kim bilir.

Bando mızıka çalınarak özelleştirilip sonrasında peş peşe kapatılan fabrikalar, yok edilen tarım ürünleri, tarihe karışan sembol markalar, var olan tüm değerleri birilerinin gizli veya açık banka hesaplarını şişirmek, yurtiçindeki ve yurtdışındaki iktidarını ebedi hale getirmeye tahsis edilmiş bir ülke. Bir şişe likörün ucu ahbap çavuş kapitalizmiyle palazlandırılan rantiyelere, bir paket tütünün ucu sırtı özenle sıvazlanan İslamcı teröristlere çıkıyor ve yine dört başı mamur bir “Yeni Türkiye” manzarası karşımızda duruyor.

CEVAP VER