Kemalizm üzerine…

0

Bugün bolca ‘Atatürkçülük’ten söz edilecek. Biz de söz edelim. 2013’te arka arkaya yazılmış ve güncelliğini koruyan iki yazıyı paylaşmak istiyorum…

KEMALİSTLER İÇİN BASİT BİR SORU

Hepimizin malumu, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri bütünüyle ABD’nin denetiminde gerçekleştirildi. Silahlı Kuvvetler bu darbelerde hiyerarşik ve yekpare biçimde davrandı. Komuta kademelerinde itirazı olan yoktu. Ve askeri diktatörlükler, tıpkı Tayyip Erdoğan’ın bugün yaptığı gibi, pek çok genç canı aldı…
O gençler, memleketi emperyalist boyunduruktan kurtarmak, işbirlikçi patron ve ağalara ‘çüş’ demek için canlarını ortaya koymuştu. Can feda eden bu ‘iman’ın, başka tür bir ‘iman’la, dengelenmesi icap ediyordu. Bu yüzden, padişahlık ve İstiklal Harbi döneminden beri emperyalizmle işbirliği içindeki tarikat kullarının önü iyice açıldı.

Tarikatlar anayasal olarak yasaktı ama alabildiğine özgür faaliyet yürütmeye başladılar. Okullar, kurslar, yurtlar kurdular. İmam hatiplerde özgürce örgütlendiler. Neticede banka bile kurdular…

Bugünden bakınca rahatlıkla söylenebilir ki, Türkiye’de yaşanan dincileşmenin sorumlusu ABD güdümündeki Silahlı Kuvvetler’dir.
Elbette Silahlı Kuvvetler tüm bunları yaparken Mustafa Kemal portrelerinin önünde pozlar veriliyor, ‘Ata’ya bağlılık nutukları atılıyordu. Zaten bu ülkede herkes fena halde ‘Kemalist’ idi…

İyi de Kemalizm ne idi?..

***

Her tarafından çekiştirile çekiştirile dünyanın en tuhaf doktrini haline getirilen Kemalizm, memleketimiz siyasetinde, “Herkesin kendine yakışanı, Atatürk rozeti takmak suretiyle giymesi” olarak tarif edilebilir. Askeri darbeler kadar, Turgut Özallı, Demirelli, Çillerli, hatta Erbakanlı seneler ve evet Tayyip Bey’in ABD’den icazetli iktidar yürüyüşü de Mustafa Kemal siluetinin altında gerçekleşmişti.

Nihayet, iktidarda 11 yıl geçirdikten sonra kendini gerçekten iktidar zannetmeye başlayan AKP hakiki yüzünü göstermeye başladı. Saltanat döneminin sembollerine geri dönüş başladı. Lakin son demlerinde emperyalizmin hizmetine sokulmuş olan saltanat ve hilafet bayrağının, sandıktan çıkarıldığı günümüzde de, ardında ancak leş gibi bir yağmacılık, dolandırıcılık, vurgunculuk taifesi toparlayabiliyor.

Buna karşılık, farklı renklerden muhalefet kuvvetleri Mustafa Kemalli bayraklarla meydanlara çıkıyor…

İyi de Kemalizm nedir?

***

Kimisi Kemalizmi AKP öncesi dönem olarak görüyor. Kimisine sorsanız, 12 Eylül öncesine, kimisi de 12 Mart öncesine gidecek. Kimi işi daha da evvele taşıyor, 1950’lere, Demokrat Parti iktidarına kadar olan dönemin doktrini sayıyor. Kemalizmi izah etmek için Birinci Meclis’e dönen de var…

‘Büyük Patlama’ya kadar gidebilirsiniz yani…

Kısa bir özet olması bakımından konu şöyle tarif edilebilir: Bir kurucu doktrin olarak Kemalizm, ‘milli bağımsızlık’ ve ‘akılcılık’ üzerine şekillendi. Saltanat, hilafet ve dinsel dogmanın saçma sapan toplumsal etkisi Kemalizmin akılcılığı sayesinde kırıldı.

İktidardaki Kemalizm ise, bir Türk ulusu ve devletlû bir din anlayışı yarattı; aynı zamanda komünist etkiye karşı baskıcı bir devlet aygıtı inşa etti.

Bugün herkes Kemalizme yaslanarak ‘kendine yakışanı’ giyebiliyorsa, bu iki Kemalizmin bize sonsuz doktrin seçenekleri sunabilmesindendir.

***

Bu sebeple, Kemalizmin ruhunu çağırdığınızda kapıyı üç kere tıklatacak olan Kemalizmin hangisi olduğunu bilemiyorsunuz. Bu durumda, en doğrusu, neyi istediğinizi dosdoğru söylemenizdir.

Mesela, ‘milli bağımsızlık’ mı istiyorsunuz? Ruh çağırmak yerine, NATO’dan çıkılmasını, ülkedeki Amerikan üslerinin derhal kapatılmasını açıkça talep ederek işe başlayabilirsiniz. Bu, kullanım süresi dolan Tayyip Erdoğan’a karşı ABD’nin kendi muhalefet alternatifini oluşturma çabası açısından da mükemmel bir turnusol kağıdı işlevi görecektir.

Evet, bu satırları okuma kabiliyetindeki hiç kimse ahmak değildir. Bugün muhalefetin ‘şekillendirilmekte’ olduğunu hepimiz biliyoruz. Eline Mustafa Kemal bayrakları alan geniş bir kesime ‘çare’ diye yutturulacak her alternatife ilişkin analize aynı basit soruyu sorarak başlayabiliriz:

Ne olacak bu Amerikan üsleri?

***

Devam edeceğiz… (20 Eylül 2013)


100 SENE ÖNCESİNİN RUHUNU ÇAĞIRMAK…

Son yazıda, Mustafa Kemal’e sahip çıkan kesimlerin Kemalizm’den ne anladıklarını tartışmıştık. Bu tartışmaya, çoğunlukla olumlu tepkiler geldi.
Öyle anlaşılıyor ki, hatırı sayılır bir kesim Kemalizm’in bir ‘Milli Bağımsızlık’ doktrini olduğunu düşünüyor. Zaten ‘Haziran Ayaklanması’nda ellerinde Mustafa Kemal bayraklarıyla sokağa dökülen kesimlerde de, benzer bir vurgu vardı.
Bu vesileyle, kendisini Kemalist, Atatürkçü gibi sıfatlarla tanımlayan bu kesimlere bir kez daha ‘NATO üyeliği’ ve ‘Amerikan üsleri’ konusunu hatırlatma imkanı bulmuş olalım.
Bu çok önemli. Çünkü hiçbir zaman tek bir ata oynamayan, Tayyip Bey ve saz heyetinin kullanma ömrünün dolduğunu fark eden ve AKP’ye karşı hem dindar kesimde hem de ‘laik’ muhalefet içinde alternatifler oluşturmaya çabalayan ABD, Mısır’da olduğu gibi, Türkiye’de de halkın bu ‘Milli Bağımsızlık’ hassasiyetini karartmaya çalışıyor.
Dolayısıyla, ABD’nin Türkiye üzerindeki egemenliğine ilişkin net bir tutum almayan, Amerikan desteği peşinde koşan, hatta bu uğurda Fethullahçı örgütlenmeye şirin görünmeye çabalayan herkese dikkat etmek gerekiyor…

***

Öte taraftan, ‘yaşam tarzı’ meselesi, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı olgusunu perdelemek için sonsuz imkanlar sunuyor.
Saltanatçı ve hilafetçi yanı her geçen gün biraz daha öne çıkan, Cumhuriyet’in yasakladığı tarikatlardan beslenen, dinsel dogmaları topluma dayatmaya uğraşan AKP de, emperyalizmin ekmeğine yağ sürüyor. Alkolün saat kaçta satılacağını tartışmaya başlayan kimi muhalif kesimler, AKP iktidarının varlığını borçlu olduğu egemenlik ilişkilerini sorgulamaktan uzaklaşıyor.
O egemenlik ilişkilerinin bir tarafı da, Türkiye’deki bütün stratejik sektörleri ele geçirmiş olan uluslararası tekeller, yani emperyalist sermayedir. Türkiye’nin büyük sermaye grupları da bunlarla iç içe geçmiştir. Hal böyleyken, “1920’lerin Kemalizmi”ni güncellemek niyetinde olan herkesin, sermaye ile olan ilişkilerini de gözden geçirmesi icap eder.

***
Tabii, malumunuz, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, bir ‘muasır medeniyet’ lafıdır gidiyor…
Nedense bu lafı her duyduğumda, kuaförden kabarık saçlarıyla fırlayıp, örtülü kadınlara öfke saçan teyzeler geliyor aklıma. Yine de, güçlük çekmeme rağmen, onları anlamaya çalışıyorum.
Bugün Türkiye, kadının toplumdaki yerini dikkate aldığımızda, ‘İslam Ülkeleri’ arasında tartışmasız bir biçimde diğerlerinden ayrılıyor. Hiç kuşkusuz, bunda Cumhuriyet’in İslam dogmalarından kopuşu etkili oldu. ‘Modern’ kadının örtünmeye olan öfkesinin ardında, ‘kadını toplumsal yaşamdan koparıp eve tıkma’ gayretine karşı tepkinin olduğunu da böylelikle tespit edebiliriz. AKP’nin, kadının toplumdaki yerini hedef alan uygulamalarından da sıkça söz ediyoruz.
Lakin burada da esas olan, uluslararası kapitalizmin ihtiyacıdır. Kadının eve kapandığı, kuluçka makinesine dönüştüğü toplum yapısı, bir ucuz emek cenneti yaratmak isteyen her sermaye düzeninin tatlı rüyasıdır. Kadına yönelik kanlı bir karşıdevrim gerçekleştiren AKP, sadece buna en uygun kokuşmuş ideolojik kaynağa sahip olmasıyla ayırt edilebilir.

***

Uzun lafın kısası, bugün Kemalizm’i referans alıp sokağa dökülen kesimler, söylemlerini tutarlı bir sonuca ulaştırmak istiyorlarsa, ‘sosyalistleşmek’ zorundadırlar. Bugünün sorunları böyle çözülür. 100 sene öncenin ruhunu çağırmanın hiçbir pratik faydası yoktur. (23 Eylül 2013)

CEVAP VER