Kamu görevlisi başörtü takar mı?

0


Tabii biz böyle tartışmalar yapıyoruz ama birileri de kendi annesinin dizinden tahrik olmaya devam ediyor!

Öncelikle, kamu görevlilerinin başörtüsü takıp takamayacağı, meclisin, siyasetin, sosyolojinin, köşe yazarlarının, kanaat sahiplerinin yahut da insan hakları manzumlarında yer bulmuş bireysel hak ve özgürlükler alanında rastgele at koşturan entelektüellerin değil, doğrudan doğruya profesyonel idare hukuku alanının kararlaştıracağı bir konudur. İkinci olarak da, takamazlar. Niye takamazlar? Çünkü kamu görevlilerinin (asla öğrencilerin ya da hizmeti alan diğer yurttaşların değil elbette) ‘kılık’ özgürlükleri yoktur. Kıyafet özgürlükleri ise sonuna kadar vardır. (Dikkat edilirse işler bizde tam tersine yürümekte.)

Kamu görevlilerinin ‘kılık özgürlüğü’ açıkça yoktur, olması da desteklenemez. Kıyafet özgürlükleri ise vardır ve görev gereği üste geçirilen üniformalar (örneğin doktorların beyaz önlük giyme zorunluluğu yahut inşaat alanlarında giyilmesi gereken fosforlu yelekler vb.) hariç katiyetle ve görevin niteliğinden kaynaklanmayan hiç bir örfi ya da ahlaki gerekçeyle kısıtlanamaz.

Neden böyledir? Neden kıyafet kısıtlanamaz da, kılık kısıtlanır? Çünkü kılık başka bir şeydir kıyafet başka bir şey.

Hangi sözlükten yoklarsanız yoklayın, ‘kılık’ sözcüğü; toplumdaki diğer alametlerden kendini bir ya da bir kaç hususiyetle ayırmış, ‘hususi töre ve adap’ ifade eden, yani bir sosyal yahut siyasal mensubiyeti, aidiyeti belli eden her türlü takı, rozet, giysi, işaret, dövme, bayrak vb. sınıfından taşınabilir, sergilenebilir, üzerinizde ya da yakınınızda bulundurabileceğiniz türlü çeşit donanımı anlatır. Kılık, bir kıyafet değildir. Bir mensubiyet anlatır. Bu mensubiyet, taşıdığınız özelleşmiş bir giysi parçasından tutun derinizin üzerindeki hususi bir dövmeye, yakanıza taktığınız Atatürk rozetinden masanızın üzerine yerleştireceğiniz bir ‘Che’ fotoğrafına, oradan da başörtüsüne, haç takmaya, futbol kulübü atkısına, dernek rozetine kadar uzar uzar. Burada da rastgele mensubiyet değil, ‘sosyal mensubiyet’ tabiri önemlidir. Yani kılığın o anda ifade ettiği (simgelediği) temsili evrenin, huzura çıkılan o toplumda açık(dolaysız) bir ‘mensubiyet’ karşılığının bulunması gerekir. Örneğin genel geçer felsefede özgürlük fikrini temsil eden martı simgesi bir kılık değildir. Ama Zülfikar kılıcı bir kılıktır. Eğer sosyal mensubiyet karşılığı varsa, kamu görevlileri, görevlerini icra ettikleri saatler boyunca, bu gibi temsili kılıkların hiç birine girip çıkamazlar. Kılık sergileyemezler. Atatürk rozeti de takamazlar, başörtü de takamazlar, Che rozeti de.

Peki, bu neden böyledir? Neden kamu görevlileri ‘kılık’ sergileyemez? Örneğin laikliğe aykırı olduğu için mi? Katiyen! Laiklik son kertede sübjektif siyasi bir kategoridir ve de bu konunun laiklikle, anayasanın değiştirilemez bilmem kaçıncı maddesiyle filan dahi, hiç alakası yoktur. Anayasanın beş yüz maddesini de değiştirseniz, ‘kamu görevlisine kılık yasağını’ değiştiremezsiniz.

Kamu hizmetinin ‘adı üstündeki’ doğası yüzünden değiştiremezsiniz. Çünkü kamu görevlileri, görevlerini icra ettikleri saatlerde, herhangi bireyler olarak ele alınmazlar. Kamu hizmetinin aracısı olarak ele alınırlar. Kılık özgürlüğü ise, önünde sonunda bir ifade özgürlüğü enstrümanıdır ve kamu görevlilerinin mesleklerini (yani kamu hizmetini) kamu huzurunda icra ettikleri bu saatlerde, kendi sosyal mensubiyetlerini, kimlik ve aidiyetlerini, doğrudan doğruya (mesleklerinin uzantısı sayılan düşünme biçimleri, metot seçimleri, aktarımlar, deney ve açıklamalar hariç) dışa vurma, ifade etme yahut salık verme özgürlükleri yoktur. Sadece salık verme değil, dışa vurma özgürlükleri de yoktur.

Neden yoktur?

Çünkü kamu hizmeti, kategorik olarak bu sosyal mensubiyetlerin hiçbirine ait değildir ve de aitmiş gibi sunulamaz da ondan. Kamu hizmeti toplumsal aidiyet bakımından dört başı mamur nötrdür. Herkese aittir ve bu yüzden de hiç kimseye ait değildir (principia neutralite objectivite) ve de her türlü gelip geçici anayasadan, yasadan ve siyasi mülahazadan bağımsız olarak onun bu öz niteliğini tayin eden sözcük, içinde geçen ‘kamu’ sözcüğüdür. Kamu dediğiniz anda ya nötr bir şeyden söz ediyorsunuzdur ya da henüz hiçbir şeyden. Eğer nötr bir şeyden söz etmiyorsanız onun yerine başka bir sözcük bulmanız gerekir.

İşte kamu sözcüğüne ebediyen yapışık olan bu öz nitelik, bu ‘nötr’ olma hali,  “yurttaşların kamu hizmetine eşit şekilde ulaşma” hakkını doğuran haldir. Bu hak da “idarenin eşitlik ilkesine uyma yükümlülüğünü” doğurur. Nihayet en sonunda, İdarenin eşitlik ilkesine uyma yükümlülüğü de ancak şu temel yükümlülüklere uymakla beden bulur;

1) İdarenin Yurttaşlara Eşit Davranma Yükümlülüğü

2) İdarenin Tarafsız Olma ve Tarafsız Görünme Yükümlülüğü

Kamu hizmetine ait diğer bütün ilkeler (örneğin ‘bedelsizlik’) bu ikisinin altına dizilidir. Bu ikisinden türer. Bu ikisini temin eder.

Görüldüğü gibi, idarenin (devletin) sadece yurttaşlara eşit davranma ve tarafsız olma yükümlülüğü yoktur, aynı zamanda tarafsız görünme yükümlülüğü de vardır. İşte bu yüzden idare yurttaşların karşısında istediği kıyafetle dolaşabilir, ancak kılıktan kılığa giremez.

Peki, idarenin (kamu idarelerinin) neden sadece tarafsız olma değil, tarafsız görünme yükümlülüğü de vardır?

Çünkü devlet, toplumda gücün biriktiği özel bir yer olarak, yurttaşlar için yüksek derecede rol model olma potansiyeli taşır. İdare hukuku, “tarafsız görünme” prensibini, sosyal psikolojinin işte bu standart doğrusuna dayar. İnsanlar genellikle güce ve onun bütün görünümlerine doğru akar. Akma eğilimindedir. Böylece idarenin (devletin) kendinde tuttuğu bu güç kolayca haksız rekabetin ana unsuru haline gelebilir/getirilebilir. Bu yüzden de devlet (idare) toplumda görüşlerin serbestçe rekabet edebilmesi için etkileme alanından çıkmalı; bireylerin toplumda görüş ve kanaatlerini sadece “serbestçe ifade edeceklerideğil, aynı zamanda o görüş ve kanaatleri “serbestçe oluşturacakları” ‘insan dışı (nötr)’ bir mesafeye çekilmelidir. Bu mesafe simge düzeni ve teşhir bakımından da bir nevi çöl gibidir. Ya da gübrenin, toprağın ve dünyanın bütün tohumlarının insanın hizmetine sunulmak üzere bir kenarda saf bir imkân olarak bekletildiği insana açılmış boş bir bahçe diyelim. Anayasa’da idarenin kendini tanımlayışına (tarafsızlık ilkesi) bakılırsa olması gereken budur. Değilse de, böyle tanımlamaktan vazgeçmeli herhalde.

Peki denecek ki, ya kamu görevlilerinin birey olarak “düşünce ve kanaatlerini ifade etme özgürlüğü”? Öyle ya onlar da birer birey değil mi? O ne olacak? O şöyle olacak; Olmayacak!

Kamu hizmetini icra ettiği saatler boyunca olmayacak! İşte böylece kamu yararı uğruna, yurttaşların kamu hizmetine eşit erişiminin temini ile düşünce ve kanaatlerini serbestçe oluşturacakları boş alanın yaratılması uğruna, bir güzel sınırlanacak! Tıpkı zorunlu beyana (mal beyanı) tabi tutularak mülk edinme özgürlüklerinin sınırlanabildiği gibi.

Sınırlanır, çünkü burada idare hukukunun meşhur ‘normlar çatışması’ devreye girecek.

İdare hukukunda özgürlükler zaten daima çatışır ve sonunda süper norm (lex superior-baskın norm) kazanır. Sizin ‘hak’ bildiğiniz her şey aslında birbiriyle çarpıştırılmış onlarca terazinin son kefesidir. En süper norm genellikle ‘kamu yararıdır’. Ve de konu kamu hizmetinin sunulma şekliyse, süper norm, kamu hizmetine erişimde eşitlik ilkesidir. Süper norm, kamu hizmetinin sunulması sırasında, yurttaşların düşünce ve kanaatlerini, orantısız bir gücün (devletin) etkisi altında kalmadan serbestçe oluşturacakları ortamın temin edilmesidir. Böylece herkesin yararı uğruna, kamu görevlilerinin kişisel yararı sınırlanır. Mensubiyetlerini dışa vuramazlar. Bu ‘insan dışı’ nötr devlete resmiyet de denir. Hot zot etmeye asık surata değil. Atatürk rozeti takamazlar, Fenerbahçe bayrağı taşıyamazlar, başlarını örtemezler, haç asamazlar, işyerine Budist cüppesi giyip gelemezler vs.

Ve de en son denecek ki, ya “kamu hizmetine girmede eşitlik ilkesi”? O ne olacak? Haç takmak isteyenler, baş örtmek isteyenler, Atatürk rozeti taşımazsa ölecekler, masasına Che resmi koymazsa başına ağrı girecekler….bunlar hakim olmasın mı? Bunlar sayman olmasın mı? Bunlar vergi toplamasın mı? Bunlar öğretmenlik yapmasın mı?

Bu kişisel alametleri taşımayı kamu hizmetinin temel alametinin önüne koyuyorsa, yapmasın!

Çünkü AİHM kararlarında ikide bir dendiği gibi;Kamu hizmetine girmede eşitlik ilkesi, sosyal devletin herkese çalışacak bir iş vadettiği çalışma serbestisi prensiplerinden olmadığı gibi, özel çalışma hayatına egemen İLO şartlarından biriymiş gibi de değerlendirilemez. Kamu hizmetinin, sadece o hizmetten umulan teknik yararı değil, aynı zamanda standart bir kamu hizmetinden umulan kamusal yararı sağlamayı kabul eden kimselerce icra edilmesinin yasalarca şart koşulması doğaldır.”

Bu nedenle de tabiatıyla sınırlanır. Dileyen kamu hizmetini dilediği şekilde, dilediği kılıkta, dilediği araçlarla kafasına göre icra edebilir diye bir kural yoktur. Her şeyden önce kamu hizmetinin icrası, gerçekten de, ILO şartlarına tabi herhangi bir iş, bir ekmek kapısı gibi değerlendirilemez. Değerlendirilirse, bu demagojidir.

Üstelik sözü edilen bu kılık kısıtlama işinin, kamu görevlisine siyaset yasağı getirmekle veya bazı görüşlere mensup kişileri kamu hizmetine sokmayan türden bir ayrımcılıkla ilgisi de yoktur. Yasalarda öngörülen mesleki şartları taşıyan herkes kamu hizmeti verebilir. Konu, kamu hizmetini icra edenlerin kim olduklarıyla değil, hizmetin nasıl sunulacağıyla, hizmetin sunulduğu anın kamu yararı için tasarlanmış özel şekliyle, yani kamu hizmetinin asli niteliği olarak onun nötral kimliğiyle ilgilidir. Bu, ‘siyaset yasağının’ da içinden doğduğu ve bağlamını bulduğu hassas bir nüanstır. Siyaset yasağı sadece kamu hizmetinin sunulduğu saatlere aittir. Zira kamu görevlilerinin bu görevlerini icra ettikleri saatler dışında her türlü siyasi faaliyete katılabilecekleri de yine aynı idare hukuku prensipleriyle teminat altına alınmıştır (Örn; AİHM Almanya-Vogt kararı / Grigoriades-Yunanistan kararı)

Peki, nasıl oldu da, kamu hukukunun bu denli aşikâr, elli yıldır yerine oturmuş içtihatları, ülkemizde bir anda kaldırılıp çöpe atıldı? Siyasiler bir yana. Diyelim ki onlar bu alanı kendi amaçları doğrultusunda istismar etti. Peki ya solcular, sosyalistler? Onlar ne etti? Nasıl oluyor da bazıları kamuda türban hadisesine halen “geç kalınmış bir özgürlük” olarak bakabiliyor? Nasıl böyle açıklamalar yapabildiler ve hâlâ yapıyorlar?

Çünkü ne bileyim, misal Nuray Mert’in görevi, belki de solcuların bu en temel idare hukuku prensiplerine, kamu hizmetini kuran ilkelere, kamu hizmetinin asli niteliğine ne‘liğine dönüp bakmasını önlemekti. Konuyu ifade özgürlüğü çerçevesine tıkmak doğrusu çok cazip bir buluştu. Solculuğu gayet ve hemen, refleks olarak kesti. (Bilirler o refleksleri)

Çünkü belki de, solculuk zamanla öyle şiddetli bir cehaletin içine sürüklendi ki, neyi bilmediğini, neyin kendi yeti/yetenek alanına girmediğini, siyasetin gündelik araçlarının giremeyeceği o hususi bölgeleri, velhasıl bilebileceklerinin yetebileceklerinin sınırını dahi artık kestiremez oldu. Bir tür şuursuzluk hali. Her şeye bir çözümü var. Her şeyi bilir. Her şey gündelik politikanın alanına indirilebilir. Her şey elinin altındaki otuz kelimelik ahlaktadır. Kafası politik bile değil, poetiktir. Nuray Mert’e danışır. Hukuku sosyolojiye danışır. Bu tür toptancılığa da zaten solculuk değil, kabalık sayılmazsa eğer, bir deyim olarak ‘akepelilik’ demek daha yerindedir.

Sonuçta, başladığım yerde bitireyim; kamu görevlileri başörtüsü takamazlar. Boyunlarına Zülfikar da asamazlar. Atatürk rozeti de taşıyamazlar. Marx rozeti de. Siyaseten, dünya görüşü olarak falan değil. İdare hukukunun, kamu hizmeti kavramının elifbası bakımından.

CEVAP VER