Kadına şiddet ‘çeşit’leri!..

0


Erkeğin kıllısı Hazreti Ali’ye, kadının kıllısı ise ayıya benzermiş! Bilmiyor muydunuz? Yukarıda…

Kadının Sorunu

Dünyanın tüm bölgelerinde kadına yönelik şiddete karşı farkındalık büyüse de, ‘kadın sorunu’ olarak tarif edilen vakalar toplamı rakamsal olarak artış gösteriyor. Genel olarak en büyük şiddet taciz olaylarında görülüyor. Ev içi şiddeti büyük çoğunluk dile bile getirmiyor; kadın, kaderine razı olup çocuklarının, ailesinin, konu komşunun hatırına ölene dek çekiyor. Devletler sorumluluk almak yerine olayları görmezden geliyor, örtüyor ve ‘ahlak’ adı altında kötüye kullanıyor. Bu durum kadınları yıldırıyor. Nitekim, suçlular çoğunluk olarak ceza dahi almadan, elini kolunu sallayarak beraat ediyor. Her ne kadar farklı sosyal, kültürel ve siyasi bağlamlar çeşitli şiddet şekillerine yol açsa da hakim olan örnekler sabit. Şimdiden ‘kadın’ kelimesini duymaya tahammül edemeyenleri duyar gibiyim: “Kadın değil, insan!” Hayır! Ortada bir sorun var ve bu kadının sorunu; bu yazı da kadının çektiklerini bir kez daha anlatmak için yazıldı.

Suçlu kim?

Şiddeti uygulayan kim olursa olsun suçludur. Birçok kadın yakınları tarafından şiddet görüyor, taciz ediliyor ve bunları anlatamıyor, hatta kendini suçluyor. Nitekim biliyor, erkek egemen aile yapılarında –kadınlar da dahil– konuşan kadını desteklemektense herkes suçlamak için hazır. Sahi toplumların en büyük sorunu da bu değil mi? Konuşmamak!.. Aile içinde, arkadaşlar arasında, işyerlerinde sıkıntılar oluşmaya başladığında konuşmaktansa kaçmayı ya da ipleri koparmayı yeğliyor büyük çoğunluk; oysa insan konuşarak anlaşabilen canlı türü, değil mi?

Avukat mı dediniz?! Bakın kadın avukatlara baroda neler yapıyorlar!

Konuya geri dönelim…

Şunu açık ve net belirtmek gerekiyor ki ‘kadın’ suçlu değil, mağdur olan kurban olan kadın. Kısa süre evvel Brüksel Molenbeek belediyesi taciz kurbanı kadınların üzerindeki önyargıları kırmak için sergi düzenledi. Kadını suçlayan sorulara dikkat çekilen sergide kadının ne giydiğinin ehemmiyet taşımadığı vurgulanırken, aile fertleri tarafından tacize uğrayan çocukların giydikleri kıyafetler de yer aldı. 2017 yılında Adalet Bakanlığı istatistikleri cinsel taciz suçlarının yüzde 93 arttığını açıklamıştı. İnsan, bu korkunç rakamlar karşısında kadının ne giydiğini mi sorgulamalı, yoksa devletin ne yaptığını mı? Sizleri, vicdanınızla baş başa bırakıyorum…

Güç gösterisi!

Psikolojik araştırmalar cinsel tacizin cinsellikten ziyade güç gösterisi olduğunu söylemekte. Bu durum başka şiddet türlerinde de karşımıza çıkıyor. Örneğin, 2018’in ilk günlerinde eşiyle boşanma aşamasında olan baba iki küçük çocuğunu öldürdükten sonra intihar etti. “Bir baba evlatlarına bunu nasıl yapar?” diye tüm Türkiye çalkalandı! Her zamanki gibi buna dur demek için büyük çoğunluk kılını kıpırdatmadı ama, o ayrı bir konu! Burada da erkeğin tek derdi kadını cezalandırmaktı. Birçok ayrılık ve boşanma sürecinde erkekler kadını cezalandırmak için her türlü kötülüğü yapabiliyor; takip, küfür, dayak, tehdit, şifre kırma, ses kaydı, vs… Amaaaa, bunun arkasında dayandıkları kocaman bir sebep var: “Ben karımı çok seviyorum!” Ne kadar da samimi bir his!

Değişen koşulların da etkisiyle, patron baskısı, amir korkusu gibi etkenlerle dışarıda ‘erk’ olma özelliğini yitiren erkeğin, ailesine kaba kuvvet kullanarak, dışarıda kaybettiği ‘erk’ kudretini, ev sınırları içinde kadın üzerinden yeniden kazanmaya yöneliyor olduğu gerçeğini görmezden gelebilir miyiz? Böylesi bir durum kadınların hayatını cehenneme dönüştürmüyor mu?

Elbette, bütün erkekler böyle sapkın bir karaktere sahip değil. Ancak bu yapıda erkeklerin olmadığını ve bunların yaşanmadığını söyleyebilir miyiz? Bu bağlamda düzen bozulmasın, el alem laf etmesin diye sürmüyor mu bir çok evlilik? Tıpkı işletme ortaklığı gibi, herkes mutsuz ama sonuna kadar gidecek, gelir dağılmasın, düzen bozulmasın… Ortaklık biterse her şey biter!

Boşanmak İçin Ölmek

2015 yılında Türkiye’de kadın cinayetlerine dikkat çekmek için Dying to Divorce (Boşanmak için Ölmek) adlı film yönetmen Chloe Fairweather tarafından çekildi. Fairweather filmde son yıllarda karşımıza çıkan ‘güç’ ve ‘kontrol etme’ kelimelerini vurguluyor ve gerçek hayatlara yer veriyor. Film, Türkiye’de şiddeti destekleyen bir kültürün olduğuna, boşanan kadınların sürekli kaçış halinde yaşadıklarına ve en son çare olarak da öldürülmeyi beklediklerine dikkat çekiyor. Nitekim, gündem olmuş yüzlerce binlerce olayda kadının polise gittiğini, koruma istediğini ve hiçbir şey yapılmadığını duymuyor muyuz? Kadını aşağılayan, ikinci sınıf vatandaş yerine koyan adamlar her gün televizyon kanallarında gözümüzün içine bakarak bağırıyor ve koca bir ülke sessizliğe bürünerek, içindeki şiddeti büyüterek susmaya devam ediyor.

Ahlak ve namus

Erkek egemen sistemlerde ahlak ve namus kavramları kadın üzerine kurulu. Bu noktada derdim kadın-erkek yaratmak değil, elbette ki bu sistemde yaşayan fazlasıyla bilinçli ve bir bütün olarak bu ayrımcılığı yıkmış erkekler de var. Derdim, bir bütün olarak ‘kadın’ın bir bütün olarak erkek tarafından baskılandığını vurgulamak. Öyle ki bu sorun sağ ve sol meselesi kadar net ayrışmıyor; ya sağcısın ya solcu ya da hiçbiri ama kadınsan, hele ki Ortadoğu ülkelerinde doğmuş ve oralarda yaşamaktaysan vay haline! Kadını kara çarşafa sokarlar, olur da bu kılık kıyafete rağmen tecavüze uğrarsa öldürür, meydanlarda taşlarlar. Günümüzde de bir erkeğe dört kadın inancını güdenler var. Ne taraftan baksan, bu toplumsal ilişkide tek bir kurban var: Kadın! Ortaçağ karanlığını bu çağda da yaşamaya devam ediyoruz. Ortadoğu’yu kana bulayan, bitmek bilmeyen savaşlar bomba sesleri, kadını hiçleştiriyor. Erkeklerin yarattığı savaşlarda kadın seyirci ve en büyük mağdur olarak yaşam savaşı veriyor. Bu ülkelerde kadının haklarını ele aldığımızda hiçbir değeri olmadığını tüm çıplaklığıyla görüyoruz.

Örnek mi aradınız? Peki!..

Kadın öldükten sonra kocasının altı saat boyunca onun kadavrasıyla seks yapabilmesi, şahitlik yapılacaksa bir erkeğe iki kadın düşmesi, evlilik yaşının 14’e düşürülmesi, hatta ailesi kabul ettiği takdirde daha da küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi, topluluk içinde erkeklerle konuşma yasağı, kadının sokağa başı açık çıkamaması… Bu örnekler şiddet olarak hiçbir kitapta yer almaz; oysa politik, ekonomik ve siyasal şiddet değil de nedir?

Evlilik kurumu

Gelelim günümüzdeki en ‘mühim’ kuruma! Evlilik müessesinde de kadın erkeğin himayesi altına alınıyor. Bu yüzden adet olarak isteniyor, aile rızası alınıyor, parmağına yüzük takılıyor ve modern çağda kadın bunlarla avutuluyor. Gittikçe köleliğe, mal mülk ortaklığına dönüşecek bu ilişki biçiminin bütün duyguları nasıl yok ettiğini büyük çoğunluk kabul etmeyecek, hatta görmeyecektir. Nitekim, “yuvayı dişi kuş yapar” gibi her türlü durumu kurtarmak için uydurulmuş atasözleri de dillerden düşmüyor. Bonus!..

Burada aslında kadına gizli bir görev veriliyor. Çünkü herkes yaptığı şeyi korumak ister; “yuvayı dişi kuş yapar” ise korumak da ona düşecektir! Böylelikle ‘ideal eş’ yuvayı korumak için erkeğin yaptığı olumsuzlukları görmezden gelmeli, hatta aldatıldığında bile “Erkeğin elinin kiridir” diyebilmedir ki, ‘yuvayı koruma’ görevini layıkıyla yerine getirmiş olsun. Bununla beraber, bir de soyadı mevzusu var ki evlenirken çok hoş ama ayrılırken insanın sırtına bir bıçak yarası gibi oturur. Neden kadın erkeğin soyadını alır? Soyadı neden erkekten gelir? Şimdilerde kendi soyadının yanına evlendiği erkeğin soyadını yazdıran kadınlar çoğaldı, bazı istisnai durumlarda kadınlar soyadı değişikliği yapmıyor. Öyle durumlar var ki kadın erkekten ayrılmış olsa da çocuğunun soyadıyla aynı olsun diye değişiklik yapmayabiliyor…

Karı-koca olmanın götürdükleri getirdiklerinden fazla. İlişki zamanla köleliğe ve daha çok kadının günlük görevlerini –yemek, çamaşır, bulaşık gibi– yerine getirmesine ve ortak mülkiyet edinmeye dönüşüyor. Aldıkça, edindikçe mutluluk oyunu büyüyor.

Oysa ortada ne sohbet kalmıştır, ne de muhabbet…

Evdeki işbölümü

Evdeki iş deyip basite indirerek atladığımız işlerin tümünü sırtlayan ev kadınlarını unutmayalım. Sabah herkesten önce uyanan kadın, kahvaltı faslından sonra çocukları okula, erkeği işe uğurluyor. Sonra akşama kadar sürecek olan temizlik, yemek faslı başlıyor. Üstelik lafı olunca da “Ne iş yapıyorsun ki?” diye azarlanmak cabası. Ve bunlar da yetmezmiş gibi güya kadının hatırlandığı ‘anneler günü’ gibi özel günler de kadına küçük ev aletleri, tencere, tava alınıyor! Böylelikle  kadın hatırlanmıyor, kadına görevi hatırlatılıyor ve ataerkil aile yapılarında kadına yüklenen ev işleri de kadının ömrünü yiyip bitiriyor. Gün biter iş bitmez!..

Metropollerde yaşayan kadınların iş hayatları da bu günlük işlere eklenince, bunca yükün altında ezilen kadının hayatta kalması büyük bir mücadele haline dönüşüyor. Bu tür köleliğin kutsal olmadığını, birlikte bir yaşam sürerken eşit şartlarda olabilmeyi savunmak ise “kadına yakışmayan” bir fikir!..

Son söz: Huysuzluk!

Kadın, hayatın her alanında hal ve hareketlerine dikkat etmek zorunda… Geleneksel toplumsal rol algısı kadını her an yerle bir etmeye hazır. Şiddet türünün nerede karşısına çıkacağını bilmeyen kadınlar büyük bir güvensizlik içinde hayatlarını geçiriyor, bunun sonu ise hastalıklar ve çekmece dolusu ilaçlar!..

Bu ‘kader’e karşı çıkmak, ezilmişliğe karşı mücadele etmek sizce ‘huysuzluk’ mu? Bence zaruret!

Ha, bu arada, Tayyip’in kadın konusunda da özlü sözleri olacaktı elbette. Bu en dahice olanlarından:

CEVAP VER