Denktaş ve benzerlerinin içine ettiği ada…

1


Kıbrıs’ın son ‘fatih’i, Jöleli Yiğit Paşa olmuştu!

Kıbrıslı Türkler, ‘Türkiyeli’lerden hiç hoşlanmıyor. Nankörlüğün böylesi!.. Sen ‘anavatan’ olarak onca fedakarlık yap yavrular için, onca badireye katlan, gereğinde askeri harekatlara giriş, şehitler ver, her ay milyonlarca dolar kaynak aktar, hâlâ memurunun polisinin maaşını öde, ne pahasına olursa olsun onları koru, kolla, yedi düvele karşı savun, sonra nankör ‘yavru’ gelsin sana karşı olsun, onca döviz bırakan, ekonominin can damarı Türkiyeli turistleri, öğrencileri, Türk askerini hor görsün, “Türkiye’yi istemezük!” diye sokaklara çıksın, meydanları doldursun… Olacak iş değil! Var bunda bir çapanoğlu…

Elini sallasan ‘askeri güvenlik bölgesi, girilmez’ tabelasına değiyor mesela. Adım başı, hem de en güzel yerlerde Türk ordusu oturuyor. Bütün güvenlik, istihbarat işlerinin, mafya ve özel savaş operasyonlarının ve dahası polis teşkilatının başında Türk askeri yetkililerinin olduğu iddia ediliyor. Yavru Çatlılar yavru Susurluk’a çevirmişler adayı. Sağa sola bomba atmaktan demokrat gazetecilerin öldürülmesine, uyuşturucu ticaretinden kara para aklamaya, kumarhane işletmeciliğinden tabela bankacılığına, seks turizminden insan kaçakçılığına kadar her türlü pis işin altından Türkiyeliler, özellikle de malum ‘odak’lar çıkıyor. Hani Tayyip Erdoğan da söylemişti ya, ‘devlet içindeki çete’ler… Son 25–30 yıl içinde Konya’dan, Maraş’tan, Mersin’den götürülerek orada iskan edilen Türkiye kökenliler de orada dönen pis işlerin ‘yerli’ işbirlikçileri olmanın yanında bir de ‘yavrukurt’ faaliyetlerinde ‘anakurt’ların taşeronluğunu yaparlarmış. Hepsine tuz biber olarak bu Türkiyelilerin adalılara karşı küstahlığı da had safhadaymış. Orayı arka bahçeleri olarak görenler, “Sizi biz kurtardık”, “Biz olmasak hiçsiniz” gibi bir tavırla adalıları aşağılar, şiveleriyle bile alay ederlermiş, “Kıprıs değil, Kıbrıs” diye. Batista Küba’sında pis işleri çeviren ve oraya ‘turizm’ için giden Amerikalılar neyse Kıbrıs’ta Türkiyeliler de oymuş, tabii Kıbrıslılar da Kübalı. Ve sonra canlarına tak etmiş de dökülmüşler sokaklara “Türkiye gitsin!” diye, “Kıbrıs değil ulan Kıprıs” diye.

Eşek misin, nesin?

“Kıbrıs’ta Kıbrıslı yoktur, Türk ve Rum vardır. Kıbrıslı olanlar sadece bizim Karpaz’daki eşeklerdir…” Bu sözler Denktaş’a ait. Hani şu ‘milli kahraman’ olan. Adanın son 60 yıllık tarihine damgasını vurmuş, Britanya idaresi altında kraliçenin, yani emperyalizmin başsavcılığından kontrgerilla örgütü TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) liderliğine, çeşitli bombalama, suikast ve katliamlardan cumhurbaşkanlığına, Susurluk’tan 12 Eylül cuntası ile kanka ilişkilere her mevzuda adı geçen Rauf Denktaş… Bir şeyi atlamış Kıbrıs’ın muhtevasını açıklarken: Oradaki dev gibi (ada yüzölçümünün yüzde üçüne tekabül eder kapladıkları alan) iki Britanya askeri üssünde somutlanan emperyalist varlıktan söz etmemiş. Adanın son 60 yılında yaşadığı tüm yıkım, kıyım ve trajedilerde oynadığı başrol itibarıyla emperyalizm, Denktaş’ın Kıbrıs’ının asli unsurudur. Zaten bir parça tarih bilgisi olan herkes fark edecektir ki, Denktaş’ın Kıbrıs tarifi aslında garip görünen bir mutabakat halinde ABD, AB, Britanya, Türkiye, Yunanistan, Kıbrıslı Türk ve Rum şovenistler, kısaca koskoca emperyalist ilişkiler sisteminin tüm taraflarınca paylaşılıyor. Yani hepsinin mutabık olduğu nokta şudur: Evet, bir Kıbrıs vardır, Doğu Akdeniz’de Kissinger’ın deyimiyle ‘batmayan bir uçak gemisi’dir, bir jeo-stratejik kara parçasıdır. Esas olan da budur. Orada yaşayanlar mı? Dedik ya onlar sadece eşekler…

Bir parça tarih…

Osmanlı Ada’yı 1500’lerde Venedikliler’den alıp, 1800’lerin sonunda Britanya İmparatorluğu’na bırakmış. Britanya’nın 1960’a kadar süren sömürge yönetiminin ardından Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş. O günden beri da adada Türk–Rum eksenli bir gerginlik ve çatışma sürüp gidiyor.

Rauf Denktaş pek çok kişinin aklında ‘tonton’ ve ‘vatansever’ bir devlet adamı olarak yer etmiş olabilir. Halbuki o Kraliçe’nin sömürge başsavcısı ve Kıbrıs’taki çatışmaların mimarlarından biridir.

Ayrıntıya boğulmayalım. Görmemiz gereken şey esasen adadaki gerilim ve çatışma ortamından Britanya ve emperyalizmim kazançlı çıktığıdır. 1950’lerden itibaren adada sömürge yönetimine karşı bir mücadele başlıyor. Başlangıçta mücadelenin içinde Türk ve Rum devrimciler önemli roller oynarken, Yunanistan ve Türkiye’nin müdahaleleriyle direniş milliyetçi bir çizgiye çekiliyor. Kendi ülkesini Amerikan üsleriyle donatmış Yunanistan EOKA’yı Kıbrıslı soydaşlarını Britanya egemenliğinden kurtarmak için örgütlemediği gibi, soğuk savaş koşullarında kendini Amerikan çıkarlarını korumaya vakfetmiş Türkiye de TMT ‘yi oradaki kardeşlerini Britanya ve Rum boyunduruğundan kurtarmak için kurmadı kuşkusuz. Sonradan TMT şefi olacak Rauf Denktaş’ın 1950’lerde kraliçenin başsavcısı sıfatıyla onlarca direnişçinin cezalandırılması için iddianameler hazırladığını hatırlayalım.

Pan-helenist, faşist EOKA Ada’yı Britanya’dan alıp Yunanistan’a katmak için uğraşırken, Britanya’nın da desteğiyle Türkiye TMT’yi kurdu. Şovenist bir muhtevayla EOKA’ya karşı eylemlere girişen TMT aslında Britanya çıkarlarına hizmet ediyordu. Adada Türklere karşı ilk saldırıların, onları Rumlara karşı harekete geçirmek amacıyla bizzat TMT tarafından gerçekleştirildiğini Denktaş’ın kendisi itiraf etmemiş midir? 1958’de ilk büyük çatışmaları başlatacak ‘Türk Haberler Bürosu’nun bombalanması vakası’ için seneler sonra Denktaş bir mahkemede “Bizim çocuklar yaptıydı!” dedi mesela…

Tanıdık geliyor değil mi? Halkları birbirine düşür, kurulacak kan ve dehşet dengesi üzerinden kendi çıkarlarını güvenceye al, Rum Enosis’i ile Türk Taksim’i arasındaki kör dövüşünde gemini (uçak gemini mi desek?) yürüt. Emperyalizmin 60 yıldır yapageldiği budur adada. Bu 60 yılda Yunanistan’daki ‘Albaylar Cuntası’ndan, onun desteğiyle Kıbrıs’ta gerçekleştirilen faşist darbeye, Türkiye’nin ‘74 müdahalesinden Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluşuna, KKTC’nin ilanından Talat’ın cumhurbaşkanı oluşuna kadar hemen her önemli olayın, emperyalizmin şu ya da bu şekilde göz yumması, onayı ya da dahliyle gerçekleştiğini görmek lazım. Albaylar Cuntası ve Kıbrıs’taki faşist darbenin arkasında ABD’nin olduğu aşikarken Türkiye’nin müdahalesinin de bizzat ABD planı ve Britanya’nın onayıyla gerçekleştiğini görmemek olmaz. Zira BBC harekatın ilk gününde işgalin nihai sınırını bildirmişti! Yani ‘yedi düvel’den en az ikisi karşımızda değilmiş o zaman. Ne TMT ne de Türk ordusunun adadaki Britanya askerine tek kurşun atmamış olmaları da ayrıca anlamlı değil midir? Kıbrıs’ın son 50 yıllık tarihinde hiç değişmeyen tek şeyin oradaki Britanya varlığı olduğuna dikkat çekmeye gerek var mı? Peki nedir o zaman bu Kıbrıs sorunu denen şey?

Kimin Kıbrıs sorunu?

Kıbrıs’ın semalarında beş ayrı bayrağın dalgalandığını biliyor muydunuz? Hatta AB bayrağını da sayarsak altı, hadi BM bayrağını da ekleyelim, -yazıyla- yedi… Her bir bayrağın temsil ettiği gücün ada üzerindeki -kimi zaman birbiriyle örtüşen kimi zaman da çelişen- çıkarlarını akılda tutarsak, her birinin ayrı bir Kıbrıs sorunu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii bir de ‘Kıbrıslıların Kıbrıs sorunu’ var.

ABD-Britanya eksenli emperyalist blok için Kıbrıs sorunu esasen jeo-stratejik bir sorun, adanın Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya yönelik emperyalist saldırılarda ve İsrail’in güvenliğinin sağlanmasında belirleyici öneme sahip bir askeri üs olarak baki kılınması sorunudur. Kıbrıs’ta görece bir istikrarın sağlanması ve AB üyeliğiyle söz konusu askeri stratejik avantajlar Atlantik İttifakı’nın elinde bölge halklarına karşı kalıcı bir silah haline dönüşecek.

Her ne kadar emperyalist dünya sistemine sıkı şekilde bağlanmış olsalar da Türkiye ve Yunanistan için Kıbrıs sorunu birbirlerine karşı bölgesel güç mücadelesinde bir hegemonya sorunudur. Bu nedenle bu iki güç sorunun emperyalist ihtiyaçlar çerçevesinde çözümünü destekliyor ve fakat kendi özel çıkarlarını da gözeterek farklı pozisyonlar alabiliyorlar.

Kıbrıs Rum egemenleri hem emperyalizm ve Yunanistan’ın çıkarları doğrultusunda bir çözüme yakın duruyor hem de mevcut konumlarını, adanın başta Rus mafya sermayesi için olmak üzere bir kara para cenneti ve kumar merkezi oluşundan kaynaklanan ayrıcalıklarını bırakmak istemiyorlar.

Kıbrıs Türk egemenleri de güneydeki muadilleri gibi emperyalizm–Türkiye eksenli bir çözümün yanında statükodan kaynaklanan ve kumar, seks turizmi, kıyı bankacılığı, uyuşturucu, kara para gibi işlerden gelen kârın devamını istiyorlar.

İlginç değil mi, dalgalanan bayrakların hiçbirinin sahibi aslında Ada’ya emperyalizm tarafından biçilen role ve oradaki emperyalist varlığa karşı değil. Denktaş’ın Kurtlar Vadisi dizisinde kestiği roller geliyor aklıma… En ateşli milliyetçilik nutukları atanlar en sıkı emperyalist destekçileri aslında. Küçük hesaplar peşinde emperyalist kurtlar sofrasından kırıntı kapma derdindeler. İki Britanya üssü Ada’nın yüzde üçünü kaplarken, yancıların Annan Planı çerçevesinde yüzde yarımlık, binde üçlük toprak hesaplarıyla uğraşmış olmaları nasıl da tamamlıyor fotoğrafı.

Oysa Kıbrıslıların Kıbrıs sorunu tam da oradaki emperyalist varlığın kendisi, adaya biçilen jeo-stratejik rol ve kırıntı peşindeki figüranlardır. Ve yine Kıbrıslılar için çözüm, başta Britanya üsleri olmak üzere her türlü yabancı askeri varlıktan temizlenmiş, halkların gönüllü birliği üzerine temellenecek bağımsız, silahlardan arındırılmış, demokratik, birleşik bir ülkenin yaratılmasıdır. Tek gerçek çözüm de budur. Emperyalistler ve küçük ortakları tarafından yaratılan toz duman içinde bu çözüm henüz somut bir seçenek olarak ortaya çıkmış değil. Zaten Kıbrıs halkının temel handikapı da bu gerçek çözümü açık seçik ortaya koyacak, mevcut rahatsızlık ve tepkiden kaynaklı devrimci potansiyeli onun hizmetine sunacak bir devrimci önderliğin yokluğudur…
Ümit Dertli, RED Sayı 5, Şubat 2007

1 YORUM

CEVAP VER