Bağımsızlık ve özgürlük için devrim!

0

Askerlik yapanlar bilir, “Gün doğdu hep uyandık…” diye başlayan marş, aslında askerlik talimlerinde söylenen bir ordu marşıdır. Başımızdaki çavuş önden söyler, peşinden askerler hep bir ağızdan tekrar ederdik uygun adım yürürken. Garip bir histi, ‘Bağımsızlık uğruna al kanlara boyananlar’ı al kanlara boyayan bir kurumun zoraki mensubu olarak ‘Gündoğdu’yu söylemek. Bazı gaza gelir, “Yurdumuza faşist dolmuş…” diye devam ederdim alçak sesle, canım acıyarak, hırslanarak, ağlanacak halime gülerek…

Şimdi ne vakit bağımsızlık meselesi gündeme gelse bu marş gelir aklıma. Deniz’lerin Mahir’lerin dilinde, mitingde, eylemde, devrimcilerin dilinde ‘Gündoğdu’ ve Deniz’leri, Mahir’leri katledenlerin, işçiler, emekçiler, devrimciler karşısında patronlar düzeninin her daim en sadık bekçisi olarak duranların dilinde yine ‘Gündoğdu’… Hatta Deniz Gezmiş ve arkadaşları mahkeme salonunda, bu marşla talim yapmış askerler tarafından dövülürken de aynı marşı söylüyorlardı. Bu ‘bağımsızlık’ meselesi karışık bir mesele yani… Deniz’ler ‘ikinci kurtuluş savaşı’ diye Samsun’dan Ankara’ya yürürken de karışıktı, ‘İncirlik Kapatılsın’ diye eylem yapanlar askerden dayak yerken de karışık, ‘cumhuriyet mitingleri’nde sarı saçlı güneş gözlüklü Britney Spears modeli cumhuriyet kızları ‘Bağımsız Türkiye’ sloganları bağırırken de karışık….

Yine ‘ulusalcılık’

Açık olan bir şey var ama. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hiçbir zaman emperyalist dünya egemenliğinden ‘tam bağımsız’ olmadı ve bugün artık gerçek bir sömürgeleşme sürecinden söz ediyoruz. Dolayısıyla, ona bu haliyle sahip çıkmak, onun belkemiği olan kurumlara, ordusuna, yargısına, bürokrasisine ‘ulusalcılık’ adı altında emperyalizm karşıtlığı atfetmek, bağımsızlık yolunda onlardan medet ummak, ya aymazlıktır ya da art niyetliliktir. Kaldı ki bu devlet, neredeyse 60 senedir emperyalizmin dünya jandarmasının ileri karakoludur. Amerika’da eğitilip oradan liyakat almayan, neredeyse çavuş bile olamaz. Oradaki bir takım kapılara yüz sürmeden, komutan, parti başkanı, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı falan da olunamaz. ‘Memleketi küçük Amerika yapacağız’ diyen başbakanların ülkesidir burası, Amerika’nın talimatıyla on yılda bir darbe yapan ‘bizim çocuklar’ın memleketidir, Amerika’dan bir düğmeye basıldığında uçakları bir metre havalanamayacak bir ‘Hava Kuvvetleri’nin memleketidir. Ekonomisi Amerika’nın atadığı memurlara emanet bir memlekettir. Kanun tasarılarının önce Brüksel’de, Vaşington’da görüşülüp karara bağlandığı, sonra lütfen ‘Yüce Meclis’e sunulduğu, Ankara’da en sıkı korunan binanın Amerikan Büyükelçiliği olduğu bir memlekettir.

Ve bu devletin derini de, sığı da, askeri de, sivili de, ‘atanmış’ı da ‘seçilmiş’i de, ‘sol’u da ‘sağ’ı da topyekun emperyalizme bağlılığa, uluslararası sermayenin çıkarlarını ne pahasına olursa olsun savunmaya kodlanmıştır. Onların memuru, onların askeridir bu devlet.

Peki bağımsızlık?

Hal böyle olunca, devletin bir kesiminden bağımsızlıkçılık beklemek, diğer kesiminden ‘sivil demokrasi ’ beklemek kadar salakçadır. Devlet içindeki tepişme, ağababalarına daha iyi hizmet ve sofradan dökülen kırıntıları toplama kavgasıdır. Bundan dolayıdır ki bu memlekette bağımsızlık meselesi bir devrim meselesidir.

‘Ulus’un kuruluşu

Evet, bağımsızlık bir devrimle mümkündür ancak. Emperyalist dünya sisteminin ayrılmaz bir parçası olan bu devlet ve onun üzerinde yükseldiği sermaye düzeni yıkılmadan memleketin gerçek anlamda bağımsızlığa kavuşması mümkün değildir. Bağımsızlık için savaşmak, patronlara karşı savaşmaktır; bağımsızlık için savaşmak özelleştirmelere, yabancı sermayeye, neo-liberalizme karşı savaşmaktır. Bağımsızlık için savaşmak, emperyalizmin milli boğazlaşma siyasetine karşı savaşmaktır. Türkiye’nin bağımsızlığı için savaşmak, Kürtlerin haklı talepleri için, halkların özgür birliği için, işçi kardeşliği için savaşmaktır.

Memleketin bağımsızlığı, yabancı güçlere, işgal ordularına karşı savaşın yanında esasen ve ilk önce bizzat patron devletinin kendi yapısına karşı mücadeleyle mümkündür. İşçi sınıfının önderliğinde tekrardan kurulacak olan ‘ulus’ emperyalizmin ve işbirlikçi yerli patronların hizmetkarı olan bu yapıyı yerle bir edecek ve kendi bağımsız devletini kuracaktır. Gerçek bağımsızlık ancak böyle kazanılabilir, başka türlüsü ham hayaldir.

Denizlerin kopuşu

Dillerinde ‘Gündoğdu’ marşıyla 6. Filoyu denize döken, bu devletin ordusu tarafından yakalanıp bu devletin mahkemesinde yargılanan ve bu devletin cellatları tarafından idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşları da bağımsızlığın bir devrim meselesi olduğunu görmüştü. Denizlerin ve onların kuşağının, meseleye bugünkü ideolojik berraklıkta yaklaşamamış olmaları ya da devletin niteliği konusunda, ordu konusunda, devrimde ittifaklar konusundaki ideolojik-teorik yetersizlikleri tartışılabilir, tartışılmalıdır. Tartışma götürmez olan şudur ki, onlar, devrimin gerekliliğine inandılar ve devrim için harekete geçmeye cüret ettiler. Onları kahraman yapan bu cürettir. Onlar, memleketin o zamana kadarki sünepe sol geleneğinden devrimci bir kopuşu gerçekleştirdiler, emperyalizmin uşaklığına rıza gösteren patron devletini karşılarına aldılar ilk defa, ‘DEVRİM’ dediler ve onun peşinden ölüme kadar gittiler ikirciksiz.

Bugün o kuşaktan hayatta kalanların bir kısmının onları idam edenlerle kol kola, işkencecilerini affedip, ‘ulusalcı’ kimliğiyle bağımsızlık çığırmaları, bir kısmının da Brüksel finansörlüğünde ‘sivil toplum, demokrasi’ diye bağırmaları, hatta kimilerinin mühim gasteci, sağduyulu politikacı, işadamı, TÜSİAD üyesi falan olmaları ve ilginç bir şekilde hepsinin de koro halinde, “İyi çocuklardı, boşuna öldüler, yazık…” diye konuşuyor olmaları ne anlama geliyor sizce? Çekirdek çitleyerek seyredilen dizi kahramanları haline getirilmeleri, “Ay kız, pek de yakışıklıymış!” seviyesine çekilmeye çalışılıyor olmaları ne ifade ediyor?

Lenin’in cevabı

Lenin veriyor bu soruların cevabını Devlet ve Devrim kitabında. (Kitabın adı bile cuk oturdu yazının bağlamına.) Şöyle diyor:

“…Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez büyük cezalarla mükafatlandırır; doktrinlerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en hayasız yalan ve iftira kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız azizler haline getirmeye, söz uygun düşerse, evliyalaştırmaya, ezilen sınıfları ‘teselli etmek’ ve onları aldatmak için isimlerini bir hale ile süslemeye çalışırlar. Böylece, onların devrimci doktrinlerinin gerçek özü küllendirilir, basitleştirilir ve ihtilâlci keskinlikleri törpülenir. Bugün, burjuvazi ve işçi hareketinin oportünistleri, Marksizmin safiyetini bozmak, onu ‘işe yarar’ bir duruma getirmek konusunda işbirliği halindedir…”

İşte, Deniz’lerin de ‘doktrinlerinin gerçek özü’ devrimciliktir. Bu ‘gerçek özü küllendirmeye, basitleştirmeye’ çalışanlar, sağlı-sollu devletin ve sermayenin ve hepsi de aslında emperyalizmin kucağına oturmuş zevattır. Ve o oturdukları yerde, ne özgürlükçülük, ne de bağımsızlıkçılık yeşerir. Özgürlük ve bağımsızlık için öncelikle devrimci olunmalıdır.

Evet, ‘kapitalizme karşı olmadan emperyalizme karşı olunamaz’ şiarında somutlanan ideolojik berraklığı Deniz’lerin başlattığı gelenekle, onların devrimci cüreti, inancı ve iradesiyle birleştirmektir yapılacak olan.

Evet, Deniz olunmalıdır…

RED, Sayı 20

CEVAP VER