AKP’nin ‘hayırseverlik’ anlayışı!

0

Reza Zarrab… Adam dört dörtlük bir pislik. Rüşvet, kara para, dolandırıcılık, kadın ve uyuşturucu  ticareti, her yol var! Son olarak ABD’de hücre arkadaşı Zarrab tarafından kendisine tecavüz edildiği iddiasıyla hakkında şikayette bulunmuş!..

Tüm bu iddialar “iftira” bile olsa, sadece bir iftiracı olarak da rezil bir tip! Peki böyle uyduruk bir canlı, nasıl oldu da AKP’liler tarafından “hayırsever” bir işadamı olarak karşımıza çıkarıldı, bu nasıl bir “hayır sevme” anlayışıdır, bu hafta da ilk kez duyacağınız örnek bir olayla konuyu aydınlatmaya çalışacağım.

Nispeten medyanın özgür olduğu, gerçek gazetecilerin henüz tamamen işsiz olmadığı günler… Belediye muhabiri arkadaşımız izinli olduğu için dönemin İBB Başkanı Kadir Topbaş’ı ben takip ediyorum muhabir olarak. Kendisine soracağımız sorular da olduğu için belediyeye ait huzurevindeki “icraata” iştirak ediyorum. Konu şu: İBB, yaşlılar evine tekerlekli sandalyeyle gelen 20’ye yakın sakinini fizik tedaviyle bastonsuz yürütmeyi başarmış! Ne güzel değil mi? Bakalım…

Evet, huzurevine bir sürü spor aleti getirilmiş. Yaşlılarımız aletler üzerinde “kültür-fizik” yapıyor, “Topbaş Şov“ başlıyor. Başkan çok mutlu, gururlu; yaşlılarla ilgileniyor, onları izliyor, sohbet ediyor, kameralar açık, flaşlar patlıyor. Biz muhabirler de biraz geride olayları izliyoruz. Derken yanımızdaki koşu bandına çıkarılmış, başı örtülü, basma etekli bir teyzenin ayağında iki numara büyük spor ayakkabılarla son sürat yürütülmeye çalışıldığını, daha doğrusu zorlandığını görüyoruz. Kadıncağız “yeter artık, benim halim kalmadı, inicem” diyor, türbanlı “hayırsever” İBB çalışanı görevli, kadının kolunu sıkıyor: “Şu çekimler bitsin, indireceğim seni biraz sabret” diyor. Yandaş bir kanalda çalışan, ama vicdanını satılığa çıkarmamış bir muhabir arkadaşım da diyaloğu duyuyor, kulağıma eğilip “yahu yatacak yeri yok vallahi bunların” diyor. Sonra ikimiz duruma müdahale ediyoruz, “biz çekeceğimizi çektik, indirin artık teyzeyi” deyip kurtarıyoruz kadıncağızı.

Şov bittikten sonra ben huylanıyorum tabii. İyileşenlerle görüşmek istediğimi söylüyorum. Elimizdeki listede isimleri yazanlarla görüşebileceğim söyleniyor. Diğer meslektaşlarım da haber atlatmayayım diye peşimden geliyor. Ancak sadece bir tanesini bulabiliyoruz, “yemeğe gitmişlerdir” filan diyorlar bize. Neyse, listede ismi olan pamuk şekeri tatlılığında bir amcaya mikrofonu uzatıyoruz, ben soruyorum:

  • Amcacığım nasıl iyileştin anlatabilir misin bize?
  • Beyin gücüyle iyileştim evladım ben.
  • Nasıl beyin gücüyle iyileştin amcacım, fizik tedavi görmüşsün…
  • Yok evladım ben fizik tedavi filan görmedim, ben kendi kendimi iyileştirdim.
  • İyi de amca buraya geldiğinde tekerlekli sandalyedeymişsin…
  • Yook, diyor gülerek, ben buraya geldiğimde sapsağlamdım, burada düştüm, kaseyi kırdım.
  • Eee sonra ne oldu?
  • Sonra hastayken bir gün beni tuvalete götürdüler. Ayağım kaydı, tutamadılar, bu sefer de kolum kırıldı.
  • Peki sonrasında mı gördün fizik tedaviyi?
  • Yok evladım, diyorum ya ben fizik tedavi filan görmedim kendim iyileştim.
  • E peki nasıl oluyor bu iş, senin tedavi gördükten sonra ayağa kalktığını söylediler bize…
  • Valla evladım bilmiyorum, burası çok tuhaf bir yer! (Ben daha fazla konuşmayayım diyor sonra)

Ortada o kadar büyük bir kandırmaca ve kara mizah örneği var ki, muhabir arkadaşlar haberi yapamayacaklarını bildiğinden gidiyorlar röportajın ortasında. Bir tek yandaş kanalda çalışan arkadaşım kalıyor bizle. “Valla Seda yakaladın gene haberi, ben yayınlayamam bunu ama sizinkiler belki yayınlar” diyor.

Aracımıza giderken kameraman arkadaşımla sinir bozukluğundan gülme krizine giriyoruz. Nasıl acayip bir ruh halinde olduğumuzu size anlatamam. Bir yandan gülüyorum, ama olayın acıklılığı karşısında göz yaşlarımı da tutamıyorum. Şoförümüz bizi görünce “ne oldu size böyle” diyor. AKP ile bir sorunu olmayan, hatta istikrar getireceğine ihtimal vermiş olan komik canım kameraman arkadaşım gülme krizi eşliğinde yaşadığımızı anlatıyor:

“Abi, yaşlı amcanın bütün parasını alıp yatırmışlar huzurevine. Adam geldiğinde sapsağlammış. Sonra düşürmüşler adamı, kalçası kırılmış. Tedavi filan etmemişler. Sonra bir de üstüne tuvalette düşürüp kolunu kırmışlar! Yine yapmamışlar fizik tedavi filan. Sonra da çıkarmışlar adamı karşımıza, “bu tekerlekli sandalyedeydi, biz iyileştirdik” diyorlar. Adamın hayatının içine etmişler abiii!”

Hani biz çok olay gördük, yaşadığımız mesleki deformasyon nedeniyle kötü olaylara karşı bile serinkanlılığımızı koruruz. Ama inanın, biz yalanın, dolanın, insan sömürüsünün bu kadarına pes dedik!

Sonra ne mi oldu? Haber müdürü haberi okuyup “ben bunu yayınlayamam, çok acayip bir şey bu” dedi. Normalde tepki geleceğini bildiğimiz haberleri bir kez de olsa yayınlardık. Tepki gelirse tekrarlamazdık. Ama bu haber gerçekten patronla hükümet arasında epey gerilime neden olabilirdi. Ben de yayınlamak için fazla ısrarcı olmadım. Amcanın “burası çok acayip bir yer” deyişi geldi aklıma. Belki de olmayan huzurunun daha da kaçırılmasına neden olabilirdik diyerek avuttum kendimi.

İşte budur bu AKP’li arkadaşların Reza Sarraf’ı milletin önünde “hayırsever” diye tanıtmalarının sebebi. Onlar buna inanıyorlar, hayırseverlik anlayışları bu çünkü.

Ancak şunu söylemek lazımdır ki “gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır” sözü beylik bir söz değil. Bizi öldürseler de, kodese de tıksalar bildiklerimizi söylemeye devam edeceğiz. Umudumuzu kaybetmeyelim, ama mücadeleyi de bırakmayalım. Daha yapacak çok işimiz var!

Kadir Topbaş mı? Son görüldüğünde şöyle bir şeydi:

CEVAP VER