Aç Sınıfın Laneti, Potemkin Zırhlısı ve Ekim Devrimi

0

O Potemkin’den, Odesa açıklarından 1917 Ekim Devrimi’ne nerelerden gelindi? Ekim Devrimi, 1905’te güçlü bir işaretini verdiği ve daha sonra Bolşeviklerin son noktayı koyduğu dar bir dönem değildir. Sadece Çarlık Rusya’sındaki mücadeleyle de sınırlı olamaz. Öncesinde bütün Avrupa’daki işçi hareketlerine bakmak, aç sınıfın lanetinin seyrini ve sonucunu muhtemelen daha kapsamlı görmeyi sağlar.

1917 Ekim Devrimi’ne kadar ve sonrasında, özellikle sanayinin geliştiği yerlerde halklar ağır koşullarda yaşamışlardır.  İnsanlık, kendi öz mazisini aç sınıf açısından adeta “doğdular, acı çektiler ve öldüler” tarihi olarak kaydetmiştir. Doğaldır ki bu berbat hayattan kurtulmak için çeşitli bilinç aşamalarından geçen mücadeleler gerçekleştirmişlerdir. O mücadele toprak ağalarına, feodal yapıya, dinsel kurumlara, devletlere, hükümetlere, makinelere karşı kimi zaman örgütlü kimi zamana örgütsüz bir şekilde verilmiştir. Bu manada sürekli genişleyen Devrim’in kaynağı ve merkezi makine olur. Birçok aleti birden kullanan mekanizma, tek bir alet kullanan insanın artık güçlü bir rakibidir. İnsan gücünün sınırlarının ötesindeki bu mekanik düzenlemeler insan organlarının yerine geçer. Bu durum, tüm üretim sürecini, baştan aşağı değiştirir. Yeni koşullarda işçi, üretim devrinde bir ek durumuna düşer. İşin çoğunu yapmak için bundan böyle güçlü veya yetenekli olmaya gerek yoktur. Bu, yeni köleleri sömürü çarklarına sürer olmuştur. Artık kadın ve çocuk işçi kullanımı da ciddi bir toplumsal vaka olarak ortadadır.

Makinenin zaferi, çalışma saatlerinin uzatılmasına ve emeğin yağmalanmasına neden olur. Bu dönemde ücret ve çalışma saatleri üstüne çatışmalar da ortaya çıkar. Bu çatışmalar nedeniyle işçiler ilk kez, kendileri ve işverenler arasındaki toplumsal çıkar ayrılıklarını algılamış olurlar. Endüstrileşmenin gelişiyle, üretim araçları olarak makineler nereye girdiyse orada işçiler işsiz kalmıştır. Makinelerle bir yedek endüstri ordusu yaratılmış, bu makineler adeta işçilerle rekabete başlamıştır. Bu nedenle, işçilerin ilk tepkilerinin makineleri kırmak olması, koşullar itibariyle garip gelmemeli.

Böylece 17. yy Avrupa’sı ilk tekstil tezgâhlarına karşı, ilk ayaklanmalara sahne olur. Önceleri makineler yasaklanılır. Sonra Saksonya Prensi 1756’da o makinelere izin verir. Ancak işçilerin çalışma koşullarında herhangi bir iyileşme görülmez. Biriken öfke bir isyanı başlatır. Böylece ilk mekanik yün kırpma makineleri İngiliz işçileri tarafından 1758’de parçalanır. Parlamento bu eylemlere karşı hemen harekete geçer, ölüm cezasını getiren bir yasa çıkarır. Artık çatışma unsurları taraflar için, özellikle işçiler açısından kararlı bir biçimde olgunlaşmıştır. 19. yy başlarında yeniden ve daha şiddetli kitle hareketleri başlar. 1811 sonrasında hareket o kadar güçlenir ki hükümet Lordlar Kamarasında makine kırmanın ölüm gerektiren bir suç olarak tanımlanmasını ister. Bu hamle yetmez, muktedir fazlasını ister. İşçi direnişleri, hükümet terörüyle bastırılır. 1813’te York’ta 18 işçi idam edilir. Direniş tekrar canlanır ama işçilerin lehine bir sonuç vermez. Ne ki işçiler, Marks’ın deyişiyle “makineyi ve onu kullanan sermayeyi ayırt etmeyi ve saldırılarını maddesel üretim araçlarına değil, onların kullanılma biçimlerine yöneltmeyi” yavaş yavaş öğrenir. Bu bir devrim diyalektiğidir.

Endüstrileşmenin bu ilk dönemlerinde işçilerin eğitim düzeyleri düşüktür. İşçilerin çocuklarını okul yerine fabrikalara göndermek zorunda kalmaları, eğitim düzeylerinin gerilemesini süreklileştirir. İşçilerin tepkileri işte o makineleri kırmakla, çok sert olur. Devamında, 1819’da Manchester kitle gösterilerinde işçiler, ilk kez toplumsal ve politik taleplerde bulunurlar ve mücadelelerinin yeni bir döneme girdiğini gösterirler. İngiltere’de kavga devam eder. İngiliz fabrika işçileri böylece modern emekçi sınıfların tümünün davasının önderi olur. Mesai saatleri için büyük direniş gösteririler. Marks şöyle der bu konuda: “İşçiler, bir yasayla, kendilerinin ve ailelerinin ölümlerini ve köleliklerini imzalamaktan kendilerini kurtardılar.” Bu çalışma süresini 10 saatle sınırlayan 1848 yasasıdır.

İngiliz işçileri şu iki gerçeği kanıtlarlar: Birincisi; proletarya, kapitalist devleti ekonominin işleyişinde işçi haklarına yönelik olumlu adımlar atmaya zorlayabilir. İkincisi ise sendika mücadeleleri, ücret politikasıyla ilgili tavizler alabilir ve işçi sınıfının hayat ve kültür düzeyinin yükselmesini sağlayabilir. Böylece sınıf mücadelesi kitlelerin sefaletten kurtulmasına yardım edebilir, çocuklar okula gidebilir, yoksulluğun sarmalından kurtulmak için bir şans elde edebilir. (Bahsedildiği gibi, modern işçi sınıfı hareketinin kaynağı İngiltere’dir. Benzerleri Fransa ve Almanya’da daha sonra ortaya çıkar.  Fransa ve Almanya’da bu işçi hareketleri geriden gelmiştir. Örneğin Fransa, İngiltere’de makinelerin kırıldığı zamanlarda, büyük ölçüde bir tarım ülkesidir. Resmi muhalefetin, egemen aristokrasi ile sembolik bir çatışması vardır. Köylüler, ülkenin en kalabalık sınıfıdır. İşçilerin çoğu, hala küçük işlerde kullanıyorlardır ve büyük endüstri işçilerinin militanlığından yoksun bulunuyorlardır.)

1847 ekonomik bunalımı, işçi hareketlerini tüm Avrupa’ya yayılarak doruğa yükselir. İşçi sınıfı hareketi, yavaş yavaş ve türlü aşamalardan geçerek gelişebilir. Politik eylemler genellikle aydınların yönelttiği kooperatiflerdeki ya da sendikalardaki küçük işçi birlikleri tarafından üstleniliyordur. Bu iki örgüt, egemen ideolojiye karşı sürekliliği olan, bağımsız bir sınıf bilincini tek başlarına geliştirebilirler. Bu örgütler içindeki en eylemci üyeler kalifiye işçiler olur (Bu bile tek başına çocukların fabrikalar yerine okullara gitmeleri için yeterli bir sebeptir.).  O kalifiye işçiler nispeten yüksek gelirleri nedeniyle, eğitimlerini sürdürme olanaklarını buluyorlardır. Öte yandan, artan sefilleşmenin kurbanı olan işçiler militanlıklarını ancak bunalım zamanlarında gösteriyorlardır.

İlkel sermaye birikimi dönemindeki sınırsız sömürü olanaklarına karşı ilk engellemeler işverenlerin gönlüyle değil, işçilerden gelen o baskıyla oluşur. Önce yalnız tekstil işçileri için uygulanan 1833 İngiliz Fabrika Yasası, çalışma süresini sınırlar. 13-18 yaşları arasındakiler için 12 saat, 10-13 yaşları arasındaki çocuklar için 8 saat kuralı ve 10 yaşın altındaki çocuklar için çalışma yasağı getirilir. İşverenler bu yasayı bozmak için ellerinden gelenleri yaparlar ve Avam Kamarasını, çocuk işçiler için en aşağı yaş sınırının 8’e indirilmesi ve 12 saatlik çalışma süresinin çocuklar için de uygulanması konusunda ikna ederler. İşçiler on saatlik işgünü çağrısında bulunduğu zaman, egemen sınıf, yerleşik ekonomik doktrine dayanarak bunu “Hıristiyan iş erdemi “ kavramına karşı tanrıtanımaz bir saldırı ve bir ütopyacı saçmalığı olarak niteler. İşçilerin muhatap olduğu bu egemen zihniyet işte bu insanlık dışı bir seviyededir.

Ekim Devrimi’ne doğru, Avrupa’daki bazı hareketlerin küçük bir özetidir bu. İşçi sınıfının 1700’lerde başlayan hareketlerinin, yazımızın iç konusu olan Potemkin Ayaklanmasına ve oradan Büyük Devrim’e nasıl geldiğini kısaca hatırlamak lazımdı. Çünkü diyalektiğin dediği gibi maddeler ve olaylar birbirleriyle organik olarak ilişkilidir, birbirlerine dayanır ve birbirleriyle belirlenir. Bu yüzden bunlar tam ve bağlı bir bütündür. Doğadaki hiçbir olay tek başına çevresindeki olaylardan ayrı kavranamaz. Toplumsal hareketler de bundan farklı değil. İlk tekstil makinelerini kıran aç sınıf, yaklaşık 160 yıl sonra büyük bir proletarya devrimini dünyanın bir başka yerinde gerçekleştirir. Tesadüf değildir. Diyalektik yönteme göre gelişme süreci, daireler üzerinde dönen bir hareket veya geçmişteki olayların basit birer yinelemesi olarak anlaşılmamalı; sürekli ve ileri bir hareket, eski nitelikten yeni bir niteliğe geçen, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişmedir ki böyle de olur.

Şimdi Potemkin Zırhlısı’na doğru yol alabiliriz. Çarlık Rusya’sındayız!

Kapitalizm, Rusya’ya Avrupa Ülkelerinden sonra girer. 19.yüzyılın ortalarına dek Rusya’da kayda değer sayıda fabrika yoktur. Toprak köleliğine dayanan, toprak ağalarının mülkiyeti, hâkim ekonomik yapıyı oluşturmuştur. Toprak köleliği sırasında sanayi, çağın gerektirdiği şekilde gelişemez. Toprağa bağlı üretkenlik düşüktür. Ve bir ülkenin, çağın seviyesine gelmesinde katkıları zayıftır. Dönemin ekonomik koşulları, Rusya’da toprak köleliğini ortadan kaldırmaya muktedirin kendisini mecbur eder. Çarlık hükümeti, Kırım Savaşı yenilgisiyle güç kaybetmiştir, köylülerin toprak ağalarına karşı bir ayaklanması söz konusudur. Bundan korkan hükümet, 1861’de toprak köleliğini bitirmek zorunda kalır. Ancak bu kâğıt üstünde bir bitirmedir. Aç sınıf hala bir aç sınıftır ve lanetinin ateşini yakacak anı kollamaktadır. Bu köleliğin, güya ortadan kalkmasından sonra, köylüler ağaların topraklarını en ağır koşullarda kiralarlar. Hani artık, köle değil, hür birer girişimcidirler. Tabi bu kiralamayı bir mecburiyetle yaparlar. Köylüler, ağalara kira parası öderler. Bunun yanı sıra ağaların topraklarının belli bir kısmını ücretsiz olarak, kendi araç ve atlarıyla işlemeye zorlanırlar. Buna angarya adı verilmiştir. Köylü, kiraladığı toprağın kira bedelini, ürettiğinin yarısını ağaya çoğu kez ürün olarak ödemek zorundadır. Buna da yarıcılık deniyordur.

Toprak köleliği zamanında durum nasılsa, hemen hemen olduğu gibi sürüp gider. Fark şudur: Köylü kişi olarak serbesttir. Bir eşya gibi alınıp satılamaz. Ne ki koşullar onun bir eşya gibi kullanılmasına hiç de engel değildir. Toprak ağalarının baskısı altında köylüler işlerini geliştiremezler. Devrim öncesi Rusya’sında tarımın kıtlığa ve açlığa yol açan geriliği bundan kaynaklanır. Toprak köleliğinin kalıntıları zulmeder. Köylü işletmelerinin gelirini aşan ağır vergiler ve ağalara ödenen azat taksitleri halkı sefalete düşürür, bu da onları yeni bir geçim yolu aramak üzere topraklarından uzaklaşmaya mecbur eder. Köylüler kent imalathanelerine ve fabrikalara dökülürler. Böylece fabrikatörler ucuz iş gücü elde ederler.

Bir yandan da Çar hükümeti, Rus halkını ulusal bölgelerin yerli halklarına aşağı ırk gözüyle bakmaya zorlar. Bu halklara yabancı der, onlara karşı kin ve nefret duyguları aşılar. Çar hükümeti halklar arasında düşmanlığı da körükler, onları birbirine kırdırır. Ayrıca, Rus olmayanları Ruslaştırmaya çalıştırır.

Toprak köleliği kaldırıldıktan sonra sanayi kapitalizminin gelişmesi Rusya’da oldukça hız kazanır. 1865’ten 1890 yılına kadar sadece büyük fabrikalarda ve demiryollarında işçi sayısı 706 binden 1 milyon 433 bine çıkar. Kapitalist büyük sanayi Rusya’da 1890-1900 yılları arasında daha büyük bir hızla ilerler. Yeni bir yüzyıl böylece aç sınıfın öfkesini de görerek başlar. Bütün kapitalist ülkelerde olduğu gibi devrim öncesi Rusya’sında da sanayinin gelişme yıllarını, işçi sınıfına ağır darbeler indiren, yüz binlerce işçiyi yoksulluğa ve açlığa iten sanayi buhranları yılları izler.

Rusya’da işçi sınıfı özellikle 1880-1890 yılları arasında uyanmaya başlar ve kapitalistlere karşı bir savaşa girişir. Ağır iş koşulları vardır. Fabrikaların mesaisi 15,5 saattir. Dokuma sanayinde ise bu 14-15 saati buluyordur. Kadın ve çocuk emeğinin sömürüsü olağan bir durum gibi uygulanıyordur. Çocuklar da büyükler kadar çalışıyor ancak onlar da kadınlar gibi en az ücreti alıyordur. Emeğin korunmasını sağlayacak hiçbir önlem yoktur. Bu da çok sayıda işçinin sakatlanmasına, ölmesine yol açıyordur. İşçi sigortası yoktur. Sağlık hizmetleri sadece para karşılığında gerçekleşiyordur. Konut koşulları insanca bir düzeyde değildir. İşçiler barakalarda 10-12 kişilik bir nevi hücrelerde kalıyorlardır. Karınlarını patronların kantinlerinde en pahalı bedellerle doyuruyorlardır. Bu da zoraki oluyordur. Ayrıca kimi cezalarla da işçilere verilen düşük ücretler bir şekilde geri alınıyordur. Halk adeta canlı canlı gömülüyordur. Ama Çarlığın salladığı o kürek bir gün kendi mezarını da kazacaktır.

Derken ilk grevler ve radikal hareketler görülür.

Yazının başında bahsettiğimiz makine kırma eylemleri Rusya’da da başlar. Fabrika binalarına saldırılar olur. Patron dükkânları ve yazıhanelerine karşı eylemler düzenlenir. Ancak, daha bilinçli işçiler kapitalistlere karşı daha güçlü bir mücadele vermek için örgütlü bir harekete ihtiyaç olduğunu dile getirirler ve işçi sendikaları kurulmaya başlar. Çarlık hükümeti yine en sert önlemleri alır. Sendikalar ezilip dağıtılır. Aç sınıfın öfkesini bu yolla sindireceklerini zannetmekle büyük bir dramatik hata yaparlar.

Süreç yeni bir bilinci doğurur. Şimdi devrimcilerin işi kapitalizmin gelişmesini durdurmak değildir. Buna yetecek bir güç de yoktur. Hedef, kapitalist gelişme sonucu ortaya çıkan zorlu devrimci güce; işçi sınıfına dayanmak, onun sınıf bilincini geliştirmek, onları örgütlendirerek kendi partisini oluşturmak için yardım etmektir. Peki, neden proletarya? Çünkü onlar sayıca az olmasına rağmen geleceği elinde tutan sınıftır. Çünkü onlar sınıf olarak gelişen ve çalışma koşulları gereği kolayca örgütlenen bir sınıftır. Çünkü onların devrimde zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. Potemkin Zırhlısı emekçileri gibi! Toparlayalım.

Potemkin Zırhlısı Hareketi Bolşeviklerin gurur duyduğu, sahiplendiği, bir dönüm noktası olarak kabul ettiği ve parti tarihine kaydettikleri bir isyan girişimidir. Bu tarihi olaydan 20, Ekim Devrimi’nden 8 yıl sonra Potemkin Zırhlısı’nın bir propaganda filmi olarak çekilmesi söz konusu olur. Ama Eisenstein bu ısmarlamadan, üzerinde kurgusundan yapısına, yarattığı kütle kahraman kavramından diline kadar hala konuşulan bir sanat eseri yaratır. Bu eser aynı zamanda Devrim’in bir başarısı olarak kayda geçer.

Potemkin Zırhlısı 1905 Haziran’ında Odesa açıklarında demirlidir. Şehirde grev vardır. Gemideki erlere kokmuş, üzerinde kurtların dolandığı etler yedirilmek istenir. Bu bardağı taşıran son damladır. Gemiciler şehirdeki grevi, Odesalılar da gemideki isyanı desteklemektedir.

Film, dalgaların beton iskeleye vurmasıyla başlar. Eski, yosunlu, ölgün Çarlık iskelesi ve karşısında Ekim Devrimi’nin habercisi, dur durak bilmeden ısrar eden dalgalar. Bu metafor en başta bize şu mesajı veriri: Potemkin Zırhlısı Köstence’de Romenlere teslim olsa da, Çarlığın köhne iskelesine Devrim’in dalgaları vurmaya devam edecektir!

Gece olunca Haziran’ın 13’ünde, Matuçenko ile Vakulinçuk buluşurlar. Gizli bir hareketin önderleridir bunlar. Bir bildiri yazmışlardır: Biz Potemkin denicileri, grevci işçi kardeşlerimizi desteklemeli, onlarla birlikte devrimin ön sıralarında yer almalıyız. Vakulinçuk arkadaşlarını açıkça harekete geçmeye çağırır: Yoldaşlar, sözümüzü söylemenin zamanı geldi. Bunu sağlayacak ortam 14 Haziran günü oluşur. Mürettebata o kokmuş, kurtlu etler yedirilmek istenir. Erler bunu reddeder. Halkın tenindeki o kurtlardan kurtulma zamanıdır. Subaylarla şekil bulmuş Çarlık Rusya’sına karşı bir isyan girişimi böylece başlar. Yemekhane tavandan sarkarken durmadan sallanan eğreti masalar gibidir şimdi Çarlığın ve subaylarının mutlak hâkimiyeti. Aç sınıfın lanetidir bu!

Silahlar patlar. Vakulinçuk öldürülür. 15 Haziran sabahı, Vakulinçuk’un cesedi güverteye yatırılmış olarak Odesa Rıhtımına götürülür. Onu Odesa halkı karşılayacaktır. Tam da burada biz Theodoros Angelopoulos’u hatırlarız. Ulysses Gaze’de büyük bir nehir teknesi Lenin’in devasa heykelini taşıyordur. Bunu gören, duyan halk nehrin kenarına gelir ve yol boyunca Lenin’e saygı duruşunda bulunurlar.  Lenin, adeta dönüp Vakulinçuk olmuştur. Yeni bir devrim hareketi belki benzer sularda başlayacaktır. Vakulinçuk’un cesedi Odesa’dadır artık. Güneşle birlikte sis dağılır, bu sahne de kendi çağrışımını yalın olarak kurar, bir ölümden yeni birçok hayat başlar. Halk, dalgakırana uzanmış cesede bakar. Bir kâğıda yazılmış şu cümleyi okurlar: Bir kaşık çorba uğruna… Halk bağırır: Asla unutmayalım. Devrim için ölen kahramanları hiç unutmayalım. Hepimiz birimiz için… Kahrolsun cellâtlar, kahrolsun Çarlık istibdadı! Analar, kardeşler elbirliği ile mücadele edelim, özgürlük için birleşelim. Omuz omuza verelim. Safları sıklaştıralım.

Sene 1905’tir, Haziran’dır. Amirallik gemisinin tehdidi büyüktür. Ayaklanan zırhlının aklını başına getirmek üzere on iki savaş gemisi ve bütün hızıyla yol almaktadır. Önce Potemkin Zırhlısı batırılacak, sonra sıra grevci ve isyan destekçisi Odesa’ya gelecektir. On iki savaş gemisi ve bir tek Potemkin Zırhlısı. Biri hepsine karşı, hepsi birine karşı. Denizde gergin bir bekleyiş vardır. Ama kimse kimseye karışmaz. Çarlık filosu daha kapsamlı bir isyandan çekinmektedir çünkü.  Derken, Amirallik Gemisinin direğinde de Potemkin’de olduğu gibi bir kızıl bayrak dalgalanır. Bu geminin pruvasındaki geçitlere sıralanan denizciler Potemkin Zırhlısı’ndaki yoldaşlarını sevinçle selamlar.

Potemkin, tek bir mermi atmaksızın, filonun arasından geçer ve dalgaları yararak 1917 Ekim’ine doğru yoluna devam eder.

CEVAP VER